İsmail Tufan


“Filozof gibi konuştu, hiçbir şey anlamadım”

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


İnsanın özü, doğası, karakteri; ne derseniz deyininiz, binlerce yıldan beri filozofları meşgul eden temel konudur. Bu konuyla ilgilenmelerinin asıl nedeni, birey olarak insana duydukları ilgiden ziyade, insan topluluğuna duydukları ilgiydi.Aristoteles ve Platon “polis” (şehir-devlet) ile ilgileniyorlardı. Klasik görüşe göre şehir-devlet veya toplum ailelerin doğal ilişkilerinden ve “evlerin” birliklerinden oluşuyordu. O dönemde “ev”, aile fertlerinden, hizmetçilerden ve kan bağı akrabalarından meydana gelen bir birlikti.
Aileler ve “evler” bir araya gelerek köyleri ve şehir devleti meydana getiriyordu. Bunlar arkadaşlık temelinde sosyal ilişkilere, iş birliğine, ahlaki amaçlara ve erdemliliğe dayanıyordu. Toplumu bir arada bunlar tutuluyordu.Bugün geriye yönelik olarak değerlendirildiğinde, o dönemin toplumunu “doğal ilişkilerden meydana gelen sistem” olarak nitelendirebiliriz. Bu sistemin toplumsallık anlayışı eşitsizliğe dayanmaktaydı.Egemenlik ilişkileri de doğal eşitsizlik ile açıklanabiliyordu. “Karakterlerin doğal eşitsizliği” diyorlardı. Bunun temelinde “güçlünün doğal üstünlüğü” anlayışı yatar. “Aklıselimler” veya “daha akıllılar” olarak nitelendirilen egemenler “aile reisleri” veya “efendiler” idi.Aile reisi (efendi), diğerlerine, örneğin kadınlara, kölelere, hizmetçilere ve çocuklara, baskındı. İnsan hakları, doğal kabul edilen niteliklerinden türetiliyordu. Bu temel üzerinde statü dağılımı kesin olarak belirlenebiliyordu. Köle köleliğini, kadın kadınlığını, çocuk çocukluğunu, efendi efendiliğini “doğal” kabul ediyor, bu doğallıktan elde ettiği “hakları” kabulleniyordu. Kölelik, hiçbir hak sahibi olmamaktı ve “doğal” kabul edildiğinden şikayetçi olmamak da gerekiyordu.Aristoteles, Platon ve diğerleri sadece döneminin akıllıları arasında sayılan kişiler değillerdi. Bugün de onların düşüncelerinden faydalanıyoruz. O kadar çok şey düşünebilmişlerdir ki, hala onların düşüncelerine hayranlık duyabiliyoruz. Fakat her insan gibi onlar da sadece döneminin insanıydı. Döneminin koşullarında (kontekst) düşüncelerini üretebilecek kapasiteye sahiplerdi. “İleri görüşlü” olduklarına dair izlenim – en azından kendim için diyebilirim – yaratmıyorlar. Bütün yapabildikleri şey, mevcut duruma “akıllı” (rasyonel) açıklama getirmekten ibarettir.
Bu küçümseme değil, sadece tespit olarak anlaşılmalıdır. Filozoflar her zaman, kendi dönemleri üzerine düşünceler üreten masa başı adamlarıdır. “Düşünür” (filozof) denildiğinde çenesini eline dayamış, düşüncelere dalıp gitmiş bir adamı hayal ederiz. Düşünürün bu hali, onun pasif bir insan olduğu izlenimini yaratabilir. Bedenen pasif, ama aklen aktif bir insan olduğu bellidir.Düşünürler asırlarca konuştu. Her dönemde konuştular. Bazılarının düşünceleri toplumları yönlendirdi. Birçoğunun düşüncesi unutulup gitti. Kitaplarda adı geçenlerin bile çoğunu adını sadece bu alanda uzman olanlar anımsıyor. Etik, ahlak, erdem kavramlarını kendilerini hesaba katmadan, kendilerinde “doğal” ahlak, “doğal” etik ve “doğal” erdem olduğunu kabul ederek,diğer insanlara nasıl ahlaklı ve erdemli olunacağını söylediler. Şüphesiz zeki ve akıllıydılar, ama düşünceleri ile yaptıkları her zaman birbirini tutuyor muydu?
Bu soruya benim bir cevap verecek bilgim yok. Fakat filozofların da sadece bir insan olduğunu, onların “kaynar suyla pişirdiklerini” düşündüğümde, söz ve eylem arasında çelişkiye düşmeme ihtimalini sıfıra yakın görüyorum. Antikçağ sözde çok zeki, akıllı, erdemli, ahlaklı düşünürleri yaşlılar üzerine de bazı görüşler ileri sürdüler. Yirmi yüzyılda bunların arasından cımbızla çekilircesine bazıları seçilerek, antikçağın yaşlıların “altın çağı” olduğu iddia edildi. Fakat bilim bu görüşleri sınamadan kabul eder mi? Elbette etmedi ve kısa bir süre sonra bu iddia çürütüldü.Uzun lafın kısası: Felsefeden vazgeçmeyin, ama filozofun her dediğine de kayıtsız şartsız inanmayın.