Polat BİLİCİ


KÖYDE BAHAR 

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


İlkbaharın ortalarına doğru gözle görünür değişiklikler görülür. Koyunlar ve sığırlar yayılıma gönderilirken, buzağılar yeşil bir alanda örk ile bir yere sabitlenirken, kuzular da köyün yeşil alanlarında otlanmaya bırakılır. Kuzuların yayma görevi ise biz çocuklara aitti.
Biz çocukların muhakkak sevip sahiplendiği bir kuzusu vardır, bu kuzulara arkadaşlar arasında methiyeler düzülür, "Bu büyüyünce benim koçum olacak" söylemiyle. Dışarıya çıkartılan buzağı tabiatın güzelliğini gördüğü andaki hareketleri görülmeye değer. Tabiatla karşı karşıya gelen buzağının tabiata merhaba der gibi, o güzel atlamaları ve zıplamaları görülmeye değer. Belirli bir süreden sonra koyun sağımı da başlar ki, işte bizim için koyun sağma işi işkencesidir. Ağılın kapısının yanına oturan annen, yengen ya da ablana koyunu getirip başını tutarsın, başlar onlar da sağmaya. Bir değil, iki değil elli-yüz koyunun başını tutmak. Bazen mırıldanırsın, "hep ben mi tutacağım koyunu" desen de elin mahkûm kendini buluverirsin ağılda. Bazen tatlı vaatler verilir, bazen de tehditler. Sağılan koyunlar tek tek dışarıya bırakılır. Koyunun sıcakta gideceği yer, ağılın gölgesidir. Sırasıyla dizilip yatarlar, damın gölgesinde. Ağılın yan bölümünde olan kuzular annelerini emmeleri için dışarıya bırakıldığında, ortalık curcuna yerine döner. Yavrusunu arayan koyunların melemeleri mi dersin, annesini arayan kuzuların melemeleri ile sanki orkestradır. Bazı kuzularda yanlışlıkla başka bir koyunu emmeye kalkarlar ancak o anne kesinlikle müsaade etmez, başıyla iteler, "bu artakalan sütüm öz kuzuma" der gibisine. Belli bir süreden sonra kuzular ağıla alınır, koyunlar da yayılması için köyün sürüsüne katılır. Koyun sürüyle gittikten sonra, bu sefer de kuzuları otlatmak için bizler sabaha kadar yayardık. Köye gelmeden başka kuzu çobanlarıyla hoşbeş ederken de çaktırmadan kendi kuzularının karnıyla o arkadaşlarının kuzularını mukayese edersin "acaba kuzuyu kim daha güzel yaymış" merakı içerisinde. Bazen de samimi arkadaşınla kuzuları birbirine katar beraber yayarsın.
Herkesin kuzusunun boyası ve kulak işaretleri ayrı ayrıdır. Herkes kendi kuzusunu ayrı bir yerde kümeler ve yaya yaya ver elini köy. Ağıla bıraktığın kuzuların önünde ki kaplara su doldurduktan sonra, gidersin eve. Birkaç lokma bir şeyler atıştırdıktan sonra uzanırsın evin serin bir köşesine. Bazen de kepeneği alıp gidersin evin kuzey tarafına. Öyle tatlı bir uyku çekersin ki Hilton oteli sizin, damın arkası benim olsun misali. Sağılan koyunların sütü öncelikle süt makinasında ayrıştırılarak, yağlı süt bir kapta biriktirilirken, yağı alınan süt ise, peynir yapmak için bir kenara bırakılır. Yağlı kaymak meşke konulur içine biraz da su eklenerek ipe takılı olan bu meşk ileri ve geriye itilip çekilerek yağın ayrışımı sağlanırdı. Yavan dediğimiz sütün içine maya eklenir, sütün hafif katılaşması beklenir, katılaşan ve jel şekline gelen süt, bez torbalara aktarılarak ağzı sıkı sıkıya bağlandıktan sonra, suluk dediğimiz betonun üzerine konulur, üzerine hafif bir taş bırakılarak suyun ayrışması sağlanırdı. Belirli bir zaman sonra biraz daha ağır bir taş daha üstüne konularak kele peyniri elde edilirdi. İlkbaharın son dönemlerinde çok yoğun çalışırdık. Büyüyen kuzular, damızlık olanlar ayrılır diğerleri de tüccara satılırdı. Bir taraftan oh kuzuları yaymaktan kurtuldum diye sevinirken bir taraftan da kuzulardan ayrılma burukluğu kaplar içini. Ancak kuzular satılırken asla senin sahiplendiğin kuzuya el dahi sürdürmezsin yeni seneye kadar. Seneye tekrar yeni bir kuzu sahiplenirsin, bu bir kısır döngüdür hani, derler ya kral öldü yaşasın yeni kral...