2 Mayıs 2019 14:14
-A +A
Vahit DOĞAN

Vahit DOĞAN

“Tiyatro”

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

        Dedem ebemi istemeye bir sepet elmayla gidip de elmaların hepsini kendisi yiyip ebemin kalbini bu şekilde kazanmak yerine, ikisi de 1930’lu yılların Türkiye’sinde bir tiyatro salonunun gişesinde bilet alırken tanışmış olsalardı torunlarının hayata bakışı daha değişik olmaz mıydı?
        Ya da Konya’da askerliğini yaparken okuma yazma bilmemesine rağmen askeriyenin çiftliğindeki büyük ve küçükbaş hayvanların uzmanlık derecesinde bilgiye dayanarak hastalıklarına teşhis koyup komutanlarının kendisini keşfedip; “Türk Silahlı Kuvvetlerinin veterineri ol, sana okuma yazma öğretiriz” demelerine rağmen onları dinlemeyip sigortasız bir meslek olan köylülüğü seçmemiş olsaydı, belki de Vasfi Rıza Zobu’yu, Hazım Körmükçü’yü, Bedia Muvahhit’i, Muhsin Ertuğrul’u tanıma şansı bulacaktı.
     Babamın anlattığına göre dedem, bu karardan dolayı ömrünün sonuna kadar pişmanlık duyarak yaşadı.
**
     İlkokul 5. sınıfta okurken bir oyunda rol almıştım. Rol aldım dediysem başrol değil elbette. Oyunun ismini hatırlamıyorum ama bir kuzuyu canlandırmış, yalnızca “me” demiştim. Küçücük bir roldü. Hayatta hep o rol gibi küçücük roller aldım. Hiç başrolde oynamadım. Çoğunluğun hayatı da bu oyun gibi değil mi? Hiç dünya insanı olmayı düşünmeyip, yalnızca yaşadığı muhitte kendi dar çevresini dünyadan ibaret sayan, dışında insan içinde nefret saçan bir hayat…
     **
     Şehrimizde iki hafta önce özel bir tiyatro topluluğu bir oyun sergiledi. Ancak halkın ilgisi yeterli değildi… Senede birkaç defa turne kapsamında Devlet Tiyatrosunun bazı oyunları geliyor. Ankara’da hemen hemen her gün dünya çapında bir tiyatro oyunu sergileniyor, kaçımızın bir hafta sonu böyle bir etkinliğe katılmak aklına gelir? Ama insanlarımızın daha da önemli işleri var değil mi? Arabanın modelini yükseltmek, arsa satın almak, memleketi kurtarmak ya da kahvehanede ömür tüketmek gibi…
     Belki de herkes belirli bir tiyatro kültüründen geçmiş olsaydı daha hoşgörülü, adil, vicdanlı, sevgi dolu, trafikte daha saygılı bir toplum olurduk değil mi?
    **
    Türk Tiyatrosunun büyük ustası Muhsin Ertuğrul bir yazısında şunları söylüyor: “…Kültür kelimesinin karşılığında şunları sıralamak gerek: Düşünme, inanma, terbiye, ahlâk, saygı, bakım, vicdan, şefkât, utanma, arlanma, haddini bilme, çekinme, acıma, duygulanma, sevgi duyma, ince telli olma.
Bu kültür dediğimiz büyük değer; plandaki gibi okuma ile, öğrenme ile, ilerleme ile, parayla, pulla, mevki ile, koltukla, rütbeyle, kürsüyle, diplomayla, tapu senediyle, şişman banka hesabıyla, tezgahla, fabrikayla, üniversiteyle elde edilen bir şey değil!
Bu, içimizde depreşen hayvanı öldürmekle, bu baş kaldıran canavara gem vurmakla, hayvanlıktan çıkıp adamlığa, adamlıktan geçip insanlığa merdiven dayamakla kazanılan bir şey! Elle tutulamayan ama bir kilometreden görünen, ilk sözcükten, tek bakıştan anlaşılan bir şey! Ne dili var, ne sınırı! Her yerde geçer akça!
Bunun alfabesi şöyle başlıyor: Kabalığı yenmek, katılığı yumuşatmak, sivriliği kırmak, hamlığı olgunlaştırmak, çiğliği pişirmek, kalınlığı inceleştirmek, kiri yıkamak, pası kazımak!”
  
    **
“Bugünün dünyasında sanatçı ne yapabilir?” sorusuna Albert Camus şu cevabı veriyor:
“Zamanımızda olup biten işlere sanatçı olarak karışmak zorunda değiliz, ama insan olarak karışacağız elbet… Topluluk işlerine insan tarafımızla katılırsak, yaşadığımız gerçek ister istemez, söz söyleyişimizi etkiler… Söyleyişte de sanatçı değilsek neyin sanatçısıyız? İnsan acılarına ve güzelliğe aynı zamanda hizmet etmeliyiz. Elbette sanat tek başına doğruluk ve özgürlük getirecek bir dirilişi sağlayamaz, ama sanat olmadıkça bu diriliş şeklini bulamaz, bulamayınca da hiçbir şeye benzemez… Zamanımızdan ayrılmayacağımı anlayınca onunla birleşmeye karar verdim.” 
** 
     ‘Roma İmparatoru Octavius Augustus; acısıyla tatlısıyla, entrika ve savaşlarla geçen ömrünü tamamlamak üzere idi. Yakın arkadaşları başucuna toplanmış, sessizce bekleşiyorlardı. Nihayet son dakikalarının geldiğini anlayan Octavius Augustus, çevresindekilere birer birer baktı. Gözleriyle hepsiyle vedalaştı. Sonra şu sözleri mırıldandı: “Oyun bitti dostlar, haydi alkışlayınız…”
    İmparator bu sözleriyle; hayatı bir tiyatro oyununa, insanları da sahnedeki oyunculara, figüranlara benzetmiş oluyordu.’
**
     1838 de Hollanda; İspanyol istilasından kurtulup bağımsızlığına kavuşunca ilk yaptığı bina Amsterdam’da Milli Tiyatro olmuştu. Bu binanın altına şu satırları yazdılar: 
     “Dünya bir oyun sahnesi, herkes kendi rolünü oynar, payını alır!”
** 
Bu haftaki saklı kalan ilk şiirimiz Şemsi Belli’nin 1950’li yıllara ait bir şiiri:
HİLELİ ŞİİR
En sadık sevgililer onlardı
Biri ortanca
Öteki uzun boyluydu.
Saatte bir defa buluşurlar
Başbaşa, yan yana konuşurlardı.
Sonra ayrılırdı uzun boylusu
Bir otobüs durağında el sıkar gibi…
Çok severlerdi birbirlerini.
Ne kaprisleri vardı, ne kini.
İsimleri ne Ayten’di, ne Orhan.
Birinin adı: Akrepti.
Öbürününki: Yelkovan…
                          
*
İkinci saklı kalan şiirimiz, şair Kemal Çal’ın 1962 yılına ait kısacık bir şiiri:
“Hayat oyununda
İnsanlar ebe.
Bir köşeyi dönüyorsun, ansızın
Sobe!...”


Anahtar Kelimeler : Vahit DOĞAN,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/23%20Temmuz%20Sal%C4%B1%20-1.jpg

Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı