10 Temmuz 2018 16:02
-A +A
Göksel Kara

Göksel Kara

ANNE TEKİN’İ ARA

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

         Bir ayı geçtik birinci sınıfa başlayalı. Yakında mısır tanelerim bir bir patlamaya başlayacaklar. Bana sorarsanız, en zor ve en güzel sınıf birinci sınıf olsa gerek. Üç beş ay içinde diktiğin tohumların çiçeğe durduğunu görüyorsun. Yüreğin bahar geliyor. Kırk beş yaşında yeniden çiçeğe duruyorsun, bahara dönüyorsun. Bahara dönüyorsun dönmesine de bu o kadar kolay olmuyor elbette. Toprağa düşen tohum misali önce çatlıyor, yarılıyor ve tüm bunlar olurken acı çekiyorsun. Yanmadan pişmek mi olur? Olmaz elbet. Yanmadan pişmek olmaz...
         Yirmi bir tane cücük yavrum, çiçek tohumum, umut fidanım ve düşüm var bu sene. Her biri başka bir servet, her biri elmas tanesi. Ben yontacağım, ben güzellikler katacağım yüreklerinin güzelliklerine. Cennet, can suyum, zaman zaman kızmama sebep olsa da dili yüreği kadar temiz, yalan uğramıyor yüreğine.
         “Cennet, ödevlerin ne kadar güzel olmuş aferin. “
         “Benim uykum geldi de öğretmenim, annem yazıverdi ödevlerimi...”
         Kızgınlık mı olur yiğitliğin olduğu yerde... Bir daha ki sefere kızım yapar ödevini. Annesi Cennetten erken sökecek okuyup yazmayı. 
         Zeki Mert, on beş gündür, su yüzü görmemiş parmağını sallayarak tehdit ediyor beni...
         “Dur sen, dur sen! Sana Zeki Dert’i gösterecem! Hem senin yaptığın E de olmadı... Hem benim adım Zeki Mert.
         Gürültü, kavga, şamata, şikâyet, ama en çok sevgi... Katıksız, karşılıksız çıkarsız...
         “Zeki bana sövdü öğretmenim.”
         “Aslı saçımı çekti.”
         “Sema, kalem dürttü.”
         “Baba, aman şey öğretmenim diyecedim.”
         “ Ayakkabım yırtıldı diye babam beni dövdü öğretmenim.”
         İlk bir iki hafta, E-L-A-T gurubu...
         O kadar çok tekrar ediyoruz ki ben bile nefret ediyorum...
         Elle, ele. Elle, ata elle. Elle elle Ela elle... Hayır, Ela dile gelse, “ Kardeşim nedir bu, ne diye ha bire elleyip duruyorum ?” diyecek. Bir kızım daha olursa, Ela ismini vermeyeceğim. Hayır, bırakın “Ela,” ismini vermeyi, çocuğuna Ela ismi vermiş olanlarla bile selamı keseceğim. “Lale,” mi Allah korusun. “Talat ,”mümkün değil...   Sesler çoğaldıkça isimler çoğalıyor Ali, Atilla, Altan...
         İkinci guruba geçiyoruz. İ-N-Ö-R-M...
         “Ör Nalân tel ör.”
         “Tel ör Nalân tel ör...”
         “Et al Nalân et al...”
         Sanki Nalan’ın babası fabrikatör. Ah ulan Nalân yaktın bizi!
         Hayır, çocuklardan birisi çıkıp, “Örtmenim, akşama kadar tel ören Nalân nasıl et alsın ?” Diye sorsa, verecek cevabım yok... 
         R, sesine geçiyoruz. Sınıfın ortasında, dilim titreye titreye R, sesi çıkarıyorum. Yoldan geçen biri görse , “Kafayı yemiş lan! Yazık .” diyecekte, en yakın hastaneye yollayacak beni.
         Ben, çığlık çığlığa R, sesini çıkardıkça, sınıfım da galeyana geliyor, kendini sınıfın ortasına atan, avazı çıktığı kadar rrrrrrrrrrrrr diye bağırıyor. Hatta gazımızı alamıyoruz. Resim! Radyo! Arrrraba! Barrrrış! Diye haykırıyor, Rrrrrrrr sesiyle havalara zıplayıp, oturuyoruz...
         Sıra, öğrendiğimiz sesle ilgili metinler yazmaya geliyor.
         “Ara Rana ara. Anneni ara. Rana neneni ara.”
         Bir sözcük, kıymık oluyor yüreğime batıyor. Bir sözcük, mıh oluyor içimi kanatıyor...
         “Ara Rana ara, anneni ara.” 
         O bir tek cümle, uzaklardaki bir hemşerimin yüreğini alıp sınıfın orta yerine getiriyor. Bir cümle, giden babamı aklıma getiriyor.
         Haydi, diyorum. Söylediğim cümleyi defterinize yazın.
         “Gel baba gel .” diyorum. Ne söylediğimi bilmeden.
         Sınıf hep bir ağızdan, “ Biz daha onları öğrenmedik ki !” diye çemkiriyor. Kendimi toparlıyorum.
         “Ne öğrendik sahi ?” diyorum. Sınıf, marşı basmayan araba misali rrrrrrrrrrrrrr, diyor.
         “ Ara Rana ara, Anneni ara.” 
         “ Rana, anneni ara.”
         “Yazın bakalım,” diyorum. Ikına sıkıla yazmaya çalışıyorlar...
         Ben yalandan çıkışıyorum.
         “Yarınız yanlış yazdı. Dikkat edin biraz! ” Ekrem atılıyor.
         “E öğretmenim daha bu gün öğrendik zzzzzz sesini”
         Sınıfta kıyamet kopuyor, gülüşmeler kahkahalar. Ekrem, ne olduğunu anlamıyor. 
         “Gülmeyin lan! Teneffüste hepinizi döverim !” 
         Ben dâhil, hepimiz tırsıyor, susuyoruz. 
         Tekin haftalardır su değmemiş bedeni, yüzünde ağlamaya hazır bir ifadeyle yanıma yanaşıyor. Öyle bir bakıyor ki gözlerimin içinde, gözbebeklerinden yüreğini görebiliyorum.
         Söyledikleri duyulmasın diye yavaşça kulağıma eğiliyor, duyulur duyulmaz bir sesle,
         “Öğretmenim, ne zaman Tekin yazmayı öğreneceğiz ?” diye soruyor.
         Ben, vereceğim cevabın Tekin ‘i inciteceğinden çok korkuyorum. Yutkunuyor, kekeliyorum.
         “Şey.” Diyebiliyorum.
         “Az kaldı paşam. Çok az kaldı.” 
         Tekin, yüzündeki umudu saklamadan, boynuma sarılıyor.
         “ Ben,” diyor.
         “ Tekin yazmayı öğrenince, anneme; ANNE, TEKİN ‘i ARA yazacağım.” Diyor.
“ Yazarsın ya oğlum. Benim paşam her istediğini yazar. Sen bu sınıfın en çalışkanısın. “ diyorum.
         Tekin, büyük bir sevinçle sırasına koşturuyor. Zeki’yi dürtekliyor.
         “Ben, sınıfın en çalışkanıyım tamam mı? Öğretmenim söyledi.”diyor.
         Ben, ardımı dönüyorum. 
         “Hadi yazdıklarımı okuyun.” Diyorum.
         Sınıfta kıyametler kopuyor.
         “Resim yapmak istiyoruz. “ Diye bağırıyorlar
         ”Resim! Resim! Resim !”
         Bu çocuklar ne isterlerse yaptırıyorlar bana.
         “ Hadi, resim yapın.” Diyorum.
         Mutluyuz...


Anahtar Kelimeler : Göksel KARA ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/18%20Temmuz%20%C3%87ar%C5%9Famba-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı