SICAK HABER
20 Mart 2019 14:43
-A +A
Çerkez Bozdağ

Çerkez Bozdağ

ATEŞLERDE ÜŞÜMEK

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Pire Mehmet, 1.53 boyunda, esmer, boncuk gözlü, kıvırcık saçlı, kırk altı yaşında bir adamdı. Antalya’nın Aksu ilçesinde doğup büyümüştü. O ilçede yaşayan yoksul teyzesinin kızı Feride ile evlenmişti. Dört çocukları olmuştu Pire Mehmet ile Feride’nin. Tıpkı kendileri gibi, iki oğlu ve iki kızı da o ilçede doğup büyümüştü ve hayatlarını o ilçede sürdürüyorlardı. Aksu, onlar için yuvaydı, mutluluktu, sığınılacak en güvenli limandı. Yoksulluğu da varlığı da o şirin ilçede tatmıştı bu altı kişilik kendi halindeki aile. Onların sevinci birdi, tasası birdi, umudu birdi. Bölüştükleri ekmek de birdi. Bütün aile el ele gönül gönüleydi. Ta ki Feride- Mehmet çiftinin çocukları evleninceye kadar… 
İlçenin en iyi, en usta, en güvenilir elektrikçisiydi Pire Mehmet. Ufak tefek bir adam oluşundan ve çevikliğinden dolayı takmışlardı adının başına “Pire” lakabını. Dürüst çalışır, hiç kimseden hakkı olmayan hiçbir şeyi istemez, fakiri, çaresizi kollar, çocuklarına da paranın her şey demek olmadığını anlatırdı Pire Mehmet. Ona göre insanlık ve vicdan paradan çok çok önce gelirdi. Konu komşu ve zor durumdaki akrabalar daima gözetilmeliydi.
İlkokulu bitirdikten sonra Antalya’da elektrikçilik yapan dayısının yanına çırak olarak giren Pire Mehmet, dört senede boyundan hiç beklenmeyecek bir usta olmuş ve kendi ilçesine dönerek bir tornavida ve bir penseyle işe başlamıştı. Yedi sekiz ay kadar seyyar çalışan Pire Mehmet, daha sonra küçücük bir dükkân kiralamış ve çalışmaya orada devam etmişti.
Tam o, askerlik görevini yaparken Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşmiş ve Pire Mehmet de kendisini teknik eleman olarak o harekâtın içinde bulmuştu. Bütün askerlik görevi süresince komutanları ondan çok memnun kalmışlardı. Hele bir Mertcan Yüzbaşı vardı ki askerliği süresince babalık yapmıştı Pire Mehmet’e. Harekât başarıyla sonuçlandıktan sonra teskeresini alan Pire Mehmet, Aksu’ya dönmüş ve kaldığı yerden elektrikçilik işine devam etmişti. Mertcan Yüzbaşı’yla da iletişimini hiç kesmemişti.
Hani kimi kısa boylular için “Boyunun en az üç katı da yerin altında var.“ derler ya; işte Pire Mehmet tam onlardan biriydi. Kafası da eli de çok iyi çalışırdı Pire Mehmet’in. Hiç sermayesi olmadan başladığı mesleğinde çok kısa sürede tutunmuş ve hızla yükselmişti. Önceleri sadece ufak tefek işler yaparken daha sonra devasa bir dükkân açmış, o dükkânda başta, çok pahalı avizeler olmak üzere, pek çok elektrikli alet satmaya başlamıştı. Bunun yanında inşaatların elektrik işlerini de en çok o yapıyordu.
Hasta ve dul bir kadın olan anası Ayşe, daha oğlu askere gitmeden “Elim yetip gözüm görürken oğlumun mürüvvetini göreyim.” diye onu kendi bacısının kızı Feride’yle nişanlamıştı. Askerlik dönüşü tek oğlunun düğününü yapan kadıncağız, düğünden iki ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.
İkişer yıl arayla dört çocuğu olmuştu Pire Mehmet’in. İlk ikisi oğlan, sonrakiler kız… İlk oğluna askerdeki kahraman yüzbaşısının adını koymuştu Pire Mehmet. Oğlunun adını sorduklarında göğsü kabararak “Mertcan” diyordu. “Gözünü budaktan esirgemeyen, ölüme düğünmüş gibi koşan yiğit yüzbaşımın adı…” İkinci oğluna da “Ercan” adını vermişti. Ercan, kendi babasının adıydı. Büyük kızına “Ayşe” demişti, kendi cefakâr anasını yâd etmek için. Son çocuğunun adı ise Gülsüm’dü.
Pire Mehmet iki oğlunu da birer zanaatkâr olarak yetiştirmek için teknik lisenin elektrik bölümüne göndermişti. Kendisi de dükkânda yaptığı işin bütün inceliklerini öğretiyordu oğullarına. Kızları da düz lisede okuduktan sonra biri, iki yıllık muhasebe bölümünü, diğeri de aynı meslek yüksek okulunun büro sekreterliği bölümünü bitirmişti. Şimdi iki kızı da Antalya’da çalışıyordu. Oğulları ise kendi yanında elektrik işine devam ediyorlardı.
İşlerini iyice ilerleten Pire Mehmet, yanına bir de hırsızlıktan sabıkalı “Şakir” isminde, on yedi yaşında bir genç almıştı. Komşu esnaf önceleri eleştirmişti Pire Mehmet’i. Fakat Şakir’in açlıktan ölmek üzere olan bacısının karnını doyurabilmek için hırsızlık yaptığını öğrenen bu temiz yürekli, merhamet sahibi insanlar Pire Mehmet’i alkışlamışlar ve Şakir’i bağırlarına basmışlardı. Şakir artık Pire Mehmet’in en gözde elemanıydı.
Sırayla oğullarını ve kızlarını evlendirdi Pire Mehmet. Yetişip iyi bir eleman olan Şakir’i de oğullarından ayırmadı. Onu dünyalar iyisi esmer bir kızcağızla baş göz etti. Hiçbir masraftan kaçınmadı Şakir’i evlendirirken. Bütün ev eşyalarını alıp düğününü yaptı o yetim çalışanının. Şakir askerlik dönüşü ustasından izin alarak kendine küçük bir işyeri açtı ve kendi hesabına çalışmaya başladı.
Sermayesini belli bir düzeye yükselten Pire Mehmet büyük inşaat işlerine soyundu. Mallar, mülkler edindi. Edindiği her mülkü iki oğlunun üstüne yapmaya başladı. Fakat o da ne? İşyerinin işleyişi beklenmedik bir şekilde aksamaya başladı. Pire Mehmet’in iki gelini de sürekli birbiriyle yarış, ne yarışı; savaş halindeydi. “Sende şu var, bende niye yok!” kavgası alıp başını gitti. İki kardeş arasındaki sorunlar dağ gibi büyüdü. Sonunda ikisi de kendi üzerine kayıtlı malın, mülkün üzerine konarak işlerini ayırdı. İkisi birbirine düşman kesildi ve birbirinin işyerine uğramaz oldu.
Bütün malı mülkü çocuklarının üstüne kaydettiren Pire Mehmet tamamen ortada kaldı. BAĞKUR’dan aldığı küçücük emekli maaşı ile evini geçindirmek için çırpınmaya başladı. Aldığı maaş yetmediği için de yeniden elinde bir pense, bir tornavida ile ufak tefek işlere gitmeye başladı. Fakat Pire Mehmet, fazla yaşlı olmamasına rağmen çok yıpranmıştı. Üstelik hastaydı. Son zamanlarda onda bir unutkanlık hasıl olmuştu. Elleri de ciddi anlamda titriyordu. İş yaparken dikkatini bir türlü toparlayamıyordu. Bu haliyle de çalışmaya devam ediyordu. Karlı bir kış günü, arıza gidermek için çıktığı bir elektrik direğinde cereyana kapıldı ve ölümden döndü. “Keşke ölseydim, böyle sürünerek yaşamak çok daha zor.” Diye hayıflanıyordu. Pire Mehmet yürüme yeteneğini yitirmiş ve ciddi anlamda sakat kalmıştı. Sürekli olarak başkalarının bakımına muhtaçtı. 
Bu arada hiç beklenmeyen ikinci bir felaket çıktı ortaya. Pire Mehmet’in cefakâr karısı Feride ani bir kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Eşlerinin tepkisinden korkan iki oğlu da Pire Mehmet’e bakmayı göze alamadı. İki kızının eşleri ise onlara: “Babanızın malını, mülkünü kim yiyorsa ona da o baksın.” dediler. İşlerini büyütüp Antalya’ya taşınan Şakir, bu durumu öğrenir öğrenmez yıldırım hızıyla velinimetinin yanına geldi. Onu alıp kendi evine götürdü. Eşine yardımcı olması için bir de güçlü kuvvetli bakıcı tuttu.
“Hanım,” dedi. “Bu adam olmasaydı ben belki de hâlâ sokaklarda hırsızlık yapıyor olacaktım. Tabii sağ kaldıysam… Bu adama kendi babana hatta kendi bebeğine bakar gibi bakmanı istiyorum. Şu anda yediğimiz ekmeği, içtiğimiz suyu, yaşadığımız konforlu hayatı ona borçluyuz. Sakın ha bana ‘Çocukları niye bakmıyor?’ diye bir soru sorma. O, onların vicdanına kalmış bir şey… Allah’ın rızasını düşün. Yediğin ekmeği, içtiğin suyu düşün. Ödemek zorunda olduğumuz gönül borcumuzu düşün ve bu adama iyi bak.”
Şakir’in karısı kendi yuvasının kurulması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan Pire Mehmet’e kendi babasına bakar gibi baktı. Şakir’in evinde kaldığı üç sene içinde Pire Mehmet her gece rüyasında tipinin kudurduğu bir gün çıktığı elektrik direğinde nasıl cereyana kapıldığını gördü. Ateşler içinde üşüdükçe üşüdü. Çocuklarının vefasızlığı, onu kapıldığı cereyandan daha çok yaktı. Dört çocuk, dokuz torunlu kimsesizlik, o çaresiz adamı tipilerden daha çok üşüttü. Son nefesini verirken aklında sadece sokaklardan kurtarmak için yanına aldığı Şakir’in ve onun fedakâr karısının sıcacık “baba” deyişleri takılı kaldı.
Pire Mehmet’in cenazesine o anda Antalya’da bulunan pehlivan yapılı, temiz yüzlü, yaşlı bir adam da katıldı. O yaşlı adam cenaze mezara defnedildikten sonra, bir zahmet (!) cenazeyi kaldırmaya gelen Pire Mehmet’in oğullarının yanına vardı. Onları şöyle bir süzdü ve sordu:
“Hanginiz Mertcan?”
Mertcan öne çıktı.
“Benim, bey efendi…”
Adam ateş saçan gözlerini Mertcan’ın gözlerine dikti ve gök gibi gürledi:
“En kısa zamanda adını değiştir; sen benim adımı asla hak etmiyorsun!”
Mertcan sarsıldı. Gelen adamın kim olduğunu çok iyi anlamıştı. Sesi titreyerek sordu:
“Neden komutanım, neden babamın size hayranlığından dolayı bana koyduğu adı değiştirmemi istiyorsun?”
Mertcan komutan hiçbir şey söylemedi. Cebinden bir kâğıt parçası çıkarıp adaşına uzattı ve öfkeli bir şekilde arkasını dönüp gitti. Kâğıtta şu dörtlük yazılıydı:

“Şu köşede inleyen boynu bükük ihtiyar,
Hayırsız evladınca terk edilmiş bir baba…
Üzülme dedeciğim, oğlunun da oğlu var.
Gün gelir o da demez babasına merhaba!”
Mertcan o dörtlüğü defalarca okudu ve ağlamaya başladı. Ercan, ağabeyinin avucuna sıkıştırdığı kâğıdı zorla çekip aldı ve okudu. O da ağlamaya başladı. İlk defa babalarına bakmamanın ne kadar korkunç bir şey olduğunun farkına vardılar. İlk defa babalarının ölümünden daha büyük bir acı hissettiler. İlk defa nankörlüğün nasıl bir merhamet cellatı olduğunu ta iliklerinde hissettiler. Şimdi tipilerde yanmak ya da ateşlerde üşümek sırası Pire Mehmet’in oğullarındaydı. 

Anahtar Kelimeler : Çerkez BOZDAĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/26%20Nisan%20Cuma-1.jpg

Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı