5 Eylül 2018 16:01
-A +A
Taylan Özgür Köşker

Taylan Özgür Köşker

Boza

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

               Karanlık kış gecelerinde derinden gelen bir ses duyuyorduk:
 "Bozaaaa! boozaaaa!"
               Her akşam, her gece geliyordu  ses . Daha önce işitmediğimiz bir sesti. Kış
aylarımızı şenlendiriyordu.
               Soğuk kış akşamlarında ders çalışırken, kitap okurken, televizyon
seyrederken, çay içerken, konuşurken geliyordu.          
               O zamanlar Çağdaş Sokak´ta oturuyorduk.  Burası uzun bir sokaktı. Akşam
olunca kaloriferler, sobalar yanardı. Ortalık dumana keserdi.
               Ankara´ya usul usul kar yağıyordu.
               Geçim sıkıntısı, günlük dertler ve soğuklar bunaltıyordu.                           
Dondurucu Ankara gecelerinde içimizi ısıtan bir sesti bozacının sesi.
               Evliya Çelebi, "Boza, beden gücü ve sıcaklığı verir. Açlığı giderir." derdi.
               Evet, açtık. Ekmek zor geliyordu evimize, ama ´bozaaaa´ sesi geliyordu.
               Boza, bize yabancı bir sözcüktü. Ne olduğunu bilmiyorduk. Merak ediyorduk.
Peki, neydi bu boza denilen şey.
               Bir gün babama sordum,
               "Nedir bu boza baba?"
               "Boza, bir tür içecektir. Kökeni çook eskilere dayanırmış. Adamın sesinin
kuyunun dibinden geliyor gibi olması da bence buna dayanır. Ama ben de yıllar oldu
içeli. Tadını unuttum. Darı ya da arpadan yapılır diye biliyorum."
               Annem,
               "Bir yiyecek ya da içecek olabilir." diyerek söze karıştı.  Babam,
               "İçecek." dedi.
               Kardeşim,
               "Merak ediyorum." dedi. "Nasıl bir şeydir acaba?  Bir kere tadına baksak!"
                Bu ses kışın sesiydi. Sokaktan çevreye yayılan "Booozaaa!" kışın habercisi
sayılırdı.
               Biz sıcacık evimizde, odamızdayken onun sesini duyardık. Bu yanık ses içimizi
ısıtırdı. Yüreğimize mutluluk yayar, apayrı bir sıcaklık verirdi.
               Evet, insan bir şeyi çok merak ediyorsa o merakını gidermelidir.
               O akşam yine bozacının yanık sesini duyduk. Kardeşimle tartışmaya
başladık. Hangimiz aşağı inecek, hangimiz bozacıdan boza alacaktı.
               Ses, gittikçe yaklaşıyordu.
               Fırından ekmek almaya, bakkaldan, marketten öteberi almaya hep ben
gönderilirdim. Genelde bu mücadelede yenik ayrılan ben olurdum. Ne yapsam, ne
kadar inat etsem de... Sonunda gitmek zorunda kalırdım.   
"Neden ben gidiyormuşum?" diye sorunca da,
"Sen büyüksün. O, küçüktür." denirdi.
               Hangi yaşta olursam olayım her zaman büyük olmak zorundaydım.
               Oysa kardeşimle aramızda yalnızca dört yaş vardı. Anladığınız gibi ben
sonsuza dek büyük kalacaktım.
               Bu kez ben on üç yaşındaydım, kardeşim dokuz... İkimiz de büyük sayılırdık.
Ancak yine de piyangonun bana çıkacağından adım gibi emindim.
               Bozacının sesi iyice yaklaştı.
               Evin içine dek geldi.
               Kim gidecekti şimdi?
               Kura mı çekecektik yoksa? Aman! Çok sıkıcı olurdu. Hiç de içimden
gelmiyordu. Kâğıt bulacaksın, kâğıtlara isimleri birer birer yazacaksın. Bu karda kışta...
               Bozacının sesi gittikçe yaklaşmıştı. İkimizden biri inmeliydi artık. Yoksa
bozacıyı bu upuzun sokakta yakalayamazdık. Üstelik soğukta onca yolu yürümek
zorunda kalacaktık.
               O anda annemin aklına bir şey geliverdi. Bir bana bir de kardeşime
parmağını uzatarak sayışmaya başladı:
"Ya şundadır
Ya bunda
Keçe külah ba - şın - da..." diyerek sayışmayı tamamladı.
               İnanamıyordum. İlk kez bana değil kardeşime çıkmıştı. Bu kez kardeşim ebe
olacaktı. Bağışlayın yanlış oldu. Ebe değil, boza almaya gidecekti.
               Kardeşim hiç itiraz etmedi. Hemen bir çırpıda giyindi. Boza almak için üç katlı
apartmandan merdivenleri bir koşu inmeye koyuldu.
               Kardeşim kısa bir zaman sonra geldi. Elinde bir bakraç vardı. İçinde de boza.
Hemen baktık. Önce rengine, şekline, görünüşüne... Rengi sapsarıydı. Boz renk de
denebilirdi. Güzel bir şeye benziyordu. Ne çok katı ne de sıvı bir içecekti. Kıvamlıydı.
               Önce kardeşim tadına baktı.
"Hımmm bu ne böyle. Biraz ekşiymiş." dedi.
               Ben baktım.
"Ekşi, ama biraz da tatlımsı. Fena değil." dedim.
               Babam baktı.
"İnsanın ağzında sonradan güzel bir tat bırakıyor." dedi.
               Babamın böyle söylemesi en başta annemi ve hepimizi etkilemişti.
               Annem de içti.  Hepimiz cam bardaklara doldurup içmeye koyulduk. Bol bol, doya doya
içtik.
               Sonraları "Boozaaaa!" sözünü her akşam yine duyduk. Ara sıra alıp içtik.
               O kış, yanık sesli satıcı sokağı bir baştan bir başa dolandı durdu.
               Hem gecelerimizi şenlendirdi, hem de hüzünlendirdi.
               "Boozaaaaa!"
               Artık bozanın ne olduğunu biliyorduk. 
 

Anahtar Kelimeler : TAYLAN ÖZGÜR KÖŞKER,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/22%20Ekim%20%C3%87%C4%B1nar-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı