16 Ekim 2018 16:01
-A +A
Çerkez Bozdağ

Çerkez Bozdağ

GARİP KULUN KISMETİ

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Aygül, çok zor bir öğrencilik dönemi geçirmişti. O ilkokul ikinci sınıftayken babası köydeki kırık dökük eşyalarını toplayıp onları Ankara’ya getirmişti. Gazi Mahallesi’ndeki Atlılar Apartmanı’nın kapıcı dairesine yerleştiklerinde bodrum kattaki o kapıcı dairesi köydeki barakalarıyla kıyaslanınca Aygül’e saray gibi gelmişti. O, çinko leğenin içinde yıkanıyor gibi yapmaktan kurtulmuştu. Bütün ailenin hem oturup hem yattığı kırık camları rüzgârı misafir eden tek odadan ibaret barakadan da kurtulmuştu. Yeni hayatı öncekinden daha güzel olacak gibi gözüküyordu. Üstelik babacığı onu iyi bir okula yazdırmıştı. İşte Aygül bu mutlulukla okula gidip geliyor, okuldan artakalan zamanlarında da annesine ve babasına apartmandaki temizlik işlerinde yardımcı oluyordu. Annesiyle merdiven silerken, babasıyla çöp dökerken, apartman sakinleri onu bakkala gönderirken hiç gocunmuyordu.
Kendinden küçük iki kardeşi daha vardı Aygül’ün. Ortanca kardeşi oğlandı ve adı Ali’ydi. Ondan iki yaş küçük olan kız kardeşinin ismi de Ayşe’ydi. Ali ile Ayşe bazen babalarının nezaretinde Ulus’a, Kızılay’a inerler ve kâğıt mendil satarlardı. O küçücük çocukların başı defalarca zabıtalarla derde girmişti. Babaları Mazhar da anneleri Rabia da iyice alışmışlardı çocukları zabıta müdürlüklerinden toplamaya.
İlkokulda da ortaokulda da hep en gözde üç beş öğrenciden biri olmuştu Aygül. Ortaokulu bitirdiği yaz birden bire serpilmiş ve adeta yirmili yaşlarda yetişkin bir genç kız gibi gösterir olmuştu. Babası Mazhar onun bu yaşından büyük gösterişini hemen değerlendirmiş ve onu Kızılay’daki bir kafede çalıştırmaya başlamıştı. Aygül yaşından beklenmeyen bir olgunluk ve gayretle o kadar güzel çalışmıştı ki kafe sahibi ona boş kaldığı her zaman diliminde iş vermişti. Her şeyi çok çabuk öğrenen o dürüst ve temiz kızı kısa zamanda kasanın başına geçirmiş, Aygül’e sonsuz bir güven duymaya başlamıştı. Aygül en iyi şekilde hesabın üstesinden geliyor, çalmıyor, çırpmıyordu.
Patronunun Aygül’e olan güveni sayesinde bu çalışma tam üç yıl devam etti. Lise son sınıfa gelince Aygül eve kapandı ve bütün gücüyle üniversite sınavlarına hazırlandı. Bu üstün çalışma sayesinde Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı. Boş zamanlarında aynı kafede çalışmaya devam ederek kendi okul masraflarını karşılamanın yanında ailesinin bütçesine de katkıda bulundu.
Eğitim fakültesinin üçüncü sınıfındayken yakışıklı, uzun boylu, esmer bir genç takıldı peşine. Aygüllerin evi okuduğu üniversiteye çok yakındı. Peşine takılan genç, üniversitenin işletme bölümünde okuyordu. Evi de Aygül ve ailesinin kaldığı Atlılar Apartmanı’nın iki bina ötesindeydi. O gencin adı Mahir’di. Mahir, Aygül’den bir üst sınıftaydı. Yani Aygül’ün peşine düştüğünde okulunu bitirmek üzereydi.
Mahir günlerce, aylarca koştu Aygül’ün peşinden. Genç kız ona hiçbir şekilde yüz vermedi. En sonunda bir gün Mahir onun önüne geçti.
-Aygül, dedi. Benim hayallerim hatta rüyalarım bile seninle dolu. Ben yoluna baş koymuşken sen yüzüme bile bakmıyorsun. Niyetim seninle güzel bir yuva kurmak…
-Bana bak arkadaşım, keçi can derdinde, kasap et derdinde… Gençsin, yakışıklısın. Boyun bosun yerinde. Okulda da mahallede de etrafında bir sürü kız var. Git, onlardan biri ile gönül eğlendir. Ben sana defalarca “Hayır!” dedim. Sen “hayır”dan anlamaz mısın hiç?
-Benim niyetim seninle gönül eğlendirmek değil kesinlikle... Okul bitmeden kendime iyi bir eş bulmak istiyorum. Seni de herkesten farklı görüyorum. Her “Hayır!” deyişinde senden vazgeçmek için çırpınıyorum fakat gönül ferman dinlemiyor.
-Gönül oyunları gelip geçicidir. Sen benim kim olduğumu hangi şartlarda yaşadığımı biliyor musun?
-Evet, biliyorum. Atlılar Apartmanı’ndaki Kapıcı Mazhar’ın kızısın.
-İyi, bunu biliyorsan davulun dengi dengine dövüleceğini de biliyorsundur.
-Ne alâka şimdi? Davul bazen zenginle fakiri birleştirmek için de dövülür. Ben “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” sözüne ta yürekten inanıyorum. İkimizin evliliğine neden imkânsız gözüyle baktığını da bir türlü anlamıyorum.
Genç kız tereddüt içindeydi. Aklıyla gönlü arasında kalmıştı. Gönlü bu evliliğin kendisi için biçilmiş bir kumaş olduğunu söylüyor, aklı ise “Geçinemezsiniz.” diye itiraz ediyordu. Genç kız, Mahir’in karşısında düşünmeye başladı. Düşündükçe de renkten renge girdi. Sonunda onunla bazı şeyleri açık açık konuşmaya karar verdi.
- Geçen gün okulda bana elçi diye gönderdiğin kız ne anlattı, biliyor musun?
-Ne anlattı?
-Babanın kuyumcu olduğunu, oturduğunuz apartmanda kendi evinizin dışında kirada üç tane daha daireniz olduğunu, Denizciler Caddesi’nde de
kendi dükkânınızın dışında kirada iki devasa dükkânınızın bulunduğunu söyledi.
-Eee! Bütün bunlar kusur mu yani?
-Bak Mahir, adın Mahir’di değil mi? Ben kendi okul masraflarımı bile bir kafede çalışarak karşılıyorum. Oturduğumuz apartmandaki insanlar, en küçük bir münakaşada bile bizi kapıcılıktan ve kapıcı dairesinden atmakla tehdit ediyorlar. Evlendiğimizi düşün… Ailen bu evliliği normal karşılayacak mı sanıyorsun? Benim fakirliğim her fırsatta suratıma çarpılacak. Git işine… Kendine kendi denginde bir eş bul.
-Yapma Aygül! Ben sensiz yaşayamam.
-Bırak bu şarkı sözü ağızları. Bana aracı olarak gönderdiğin kız bana senin bilmediğin bir şeyi daha söyledi.
-Ne söyledi?
-Mahir beni istesin, hemen evlenirim onunla, dedi.
-Ben seni seçtim, senden başkasıyla evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyorum.
-Güzel insan, ikimiz de öğrenciyiz. Senin okulun iki ay sonra bitiyorsa da benim daha bir yılım var. Sonra ben gelenekçi bir ailenin çocuğuyum. Öyle düğünsüz, nikâhsız seninle sokaklarda gezemem.
-Son sözün bu mu?
-Evet… Ya beni unut ya da gerçekte niyetin ciddi ise aileni gönder.
O akşam Kapıcı Mazhar’ın kapısı çalındı. Mahir’in ailesi bütün ağırlığını koyarak bin bir vaatle Aygül’e söz kesti. Her şey çok hızlı gelişti. Hemen o yaz çok güzel bir düğün yaparak Aygül’le Mahir’i evlendirdiler..
Aygül’le Mahir’in evliliklerinin ilk dört yılı rüya gibi geçti. Bu dört yılda iki tane oğulları oldu. Mahir askere hiç gitmedi. “Bedelli askerlik” hakkından yararlandı ve babasının yanında kuyumculuk işine devam etmeye başladı.
Aygül okulu bitirir bitirmez kpss’yi kazandı. Her nasıl olduysa kurada tayini Ankara’ya çıktı. Evlerine çok yakın bir devlet lisesinde İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Mutlu ve rahat bir hayatları vardı.
Temmuzun son haftasıydı. İkindi ezanı yeni okunmuştu. Aygül evinde iki oğluyla kahkahalar içinde güreş tutuyordu. Birden cep telefonu çaldı. Aygül koşup telefonu açtı. Arayan, annesi Rabia idi.
-Aygül’üm yetiş, baban çok kötü durumda.
Aygül hemen çocuklarını hazırlayıp kendilerinin bir üst katında oturan kayın validesine bıraktı. Koşarak Atlılar Apartmanı’na gitti. İçeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Babası ağır bir felç geçirmişti ve bilinci yerinde değildi. Aygül hemen 112 Acil Servis’i aradı. Bir ambulans çok acı sirenler çalarak geldi ve Kapıcı Mazhar’ı alıp Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne götürdü.
Doktorlar uzun süre uğraştılar Kapıcı Mazhar’ı eski sağlığına kavuşturmak içim. Fakat Nafile… Adamcağız artık yatağa mahkûmdu ve kendi ihtiyaçlarını bile söyleyemiyordu.
Aygül üç gün babasının başında bekledi. Dördüncü gün o yüreğine ve merhametine çok güvendiği kocası onu bir güzel azarladı.
-Aygül, dedi. Seni anlıyorum, orada yatan adam baban… Peki, biz ne olacağız? Anan gitsin, beklesin kocasının başını. Sen de evine dön ve kendi çocuklarınla ilgilen.
Aygül ağlamaya başladı. Bu durum Mahir’i daha çok kızdırdı.
-Boşuna ağlamak gibi çok basit bir silaha sığınma, babanı kocana ve çocuklarına tercih edecek kadar cahil değilsin her halde!
-Bu bir tercih meselesi değil ki… Adamın halini gördün… Onun yanında olmalıyım.
-Olamazsın canım! Çocuklarını bırakıp gitmene izin vermiyorum.
-Ya gidersem?
-O zaman bu eve bir daha dönemezsin!
Aygül annesine telefon edip durumu anlattı. Rabia akıllı kadındı.
-Kızım, dedi. Biz bir şekilde idare ederiz, sen evine ocağına sahip çık, bizi düşünme.
Aygül’ün yapabileceği başka bir şey yoktu. Sadece ağladı. Korktuğu başına gelmişti. Aygül’ün dört yıl boyunca mutluluk şarkıları söylediği evi şimdi onun için derin ve soğuk bir mezara dönmüştü. Bir ay içinde Aygül başka felaketlerle de karşılaştı. Önce Atlılar Apartmanı’nın sakinleri Kapıcı Mazhar artık bir işe yaramayacağı için onu kapıcı dairesinden çıkardılar. Aygül öğle üzeri kendisine uğrayan kardeşleri Ali ile Ayşe’ye tuttukları bodrum katın kirasını ödeyebilmeleri için beş yüz lira verdi. Kardeşleri sevinerek gittiler.
Kapıcı Mazhar hastalandıktan sonra rüya bitmiş, Mahir, Aygül’e çok kötü davranmaya başlamıştı. O akşam Mahir eve geldiğinde Aygül ona ailesinin bir aylık ev kirasını ödediğini söyledi. O güne kadar Aygül’ün maaşına hiç dönüp bakmayan Mahir öfkeden deliye döndü. Karısının maaş kartını ve kredi kartlarını elinden aldı. Onun ailesiyle görüşmesini yasakladı. Çocukları okuyan ve başka hiçbir geliri olmayan aile çok zor duruma düştü. Aygül artık kocasını tanıyamıyordu. Çaresizlikler içinde kıvranan genç kadın sadece gözyaşı döküyordu.
Eylül ayı çatıp gelmişti. Okullar açıldı. Mesai arkadaşları Aygül’ü öyle perişan halde görünce çok üzüldüler. Aygül kafasını kaldırıp kimsenin yüzüne bile bakamıyordu. Hiç kimseyle konuşamıyor, hiç kimseye derdini anlatamıyordu. Okulun ikinci günü müdür yardımcısı Emine Hanım onu odasına çağırdı.
-Aygül Hoca’m dedi. Bu bey sizinle görüşmek istiyor.
Aygül o an’a kadar hiç dikkat etmediği bir adamla göz göze geldi. Adam alabildiğine şişmandı. Bembeyaz bir takım elbise giyinmişti. Kırmızı bir kravat takınmıştı. Başında da kırmızı şeritli beyaz bir fotr şapka vardı. Son anda Aygül’ün dikkatini bir şey daha çekti. Adam ceketinin sol ön cebine bir de kırmızı mendil yerleştirmişti.
Adam kırk beş yaşlarında gösteriyordu. Yüzü oldukça esmerdi. Kilodan yumru yumru olmuş ellerini koyacak yer arar gibiydi. İri patlak gözlerini Aygül’e dikmiş, hiçbir şey söylemeden bekliyordu. Söze Aygül başladı:
-Buyrun amcacığım, ne görüşecektiniz benimle?
-Hanım kızım, benim adım Haydar Yeşilkaya. Üç yıl önce İngiltere’ye yerleşmiş bir iş adamıyım. Çocuklarım Türkiye’de. Onları da yanıma almak istiyorum.
-Anladım efendim. Peki, bu anlattıklarınızın benimle ne ilgisi var?
-Hanım kızın yirmi gündür araştırıyorum, tüm yollar sana çıkıyor. Senin çok iyi İngilizcesi olan dürüst bir öğretmen olduğunu öğrendim. Bize yardım etmen için seni rahatsız ettim.
-Estafurullah efendim! Rahatsız filan olmuyorum. Size nasıl yardımcı olabilirim?
-Hanım kızım, Allah sana sağlıklı ve uzun ömürler versin. Benim lise mezunu, dünyalar güzeli iki tane kızım var. Onlara İngiltere’de üniversite okutmak istiyorum fakat hiç dil bilmiyorlar. Bir sene boyunca onlara özel ders verebilir misin?
Aygül’ün sıkıntısını az çok sezinleyen Emine Hanım hemen müdahale etti.
-Tabii verir efendim. Aygül Hoca’m su gibi İngilizce bilir.
Aygül itiraz edecek gibi oldu:
-Fakat Emine Hoca’m, ev, çocuklar… Sonra Mahir izin verir mi?
Emine Hanım öfkelendi:
-Başlatma beni Mahir’ine! Kardeşim, Aygül pazartesi ve perşembe günleri okulda nöbetçi… Saat 15 00 ila 17.00 arasında çocuklarınız okula gelsin. Aygül Hoca’m onlara İngilizce’yi bir güzel öğretir. Yalnız siz ve kızlarınız bu ders olayını hiç kimseye anlatmayacaksınız.
-Tamam, hocam, anlatmam. Yalnız ben bir daha gelecek sene bu vakitlere kadar Türkiye’ye gelemem. Benim hoca hanıma ne kadar borcum var, bir hesaplayın.
Emine Hanım’la Aygül oturup bir hesap yaptılar. Her iki çocuğun da yüz altmışar saat ders almaları gerektiğini belirttiler. Saatine yüz yirmi lira istediler.
-Haydar Yeşilkaya gayet rahattı.
-Toplam borcum ne oluyor?
Emine Hanım korka korka cevap verdi.
-Otuz sekiz bin dört yüz…
Adam elini hemen beyaz ceketinin iç cebine attı. Koca bir tomar para çıkardı. İstenen parayı sayıp ayırdı ve Aygül’e uzattı.
-Buyur kızım hakkın olan parayı. İki kızımı önce Allah’a, sonra da sana emanet ediyorum.
Aygül kendisine uzatılan parayı alamadı. Emine Hanım alıp masanın gözüne koydu. Adam çıkarken Emine Hanım onun arkasından seslendi:
-Perşembe günü saat on beşte kızlarınızı bekliyoruz.
Haydar Yeşilkaya gittikten sonra Aygül katıla katıla ağlamaya başladı. Genç kadın kocasının vefasızlığına ağlıyordu. En bunaldığı, en çaresiz kaldığını sandığı bir zamanda Kimsesizlerin Kimsesi’nin karşısına çıkardığı adamdan alınan paraya ağlıyordu. Annesinin, babasının ve okuyan kardeşlerinin kendi dertlerini hiç dillendiremeyişlerine ağlıyordu. Gözyaşlarında sevinç ve hüznün bayramlaşmasına ağlıyordu. Emine Hanım ona çıkıştı:
-Ağlama kızım, sakın ağlama! Garip kulun kısmetini Allah gönderir. Sen her ne kadar hiçbir şey anlatmasan da biz senin durumunu anlıyorduk. Şimdi sen hiçbir şeye karışma.
Emine Hanım, Kapıcı Mazhar’ın on bir aylık ev kirasını peşin verdi. Yirmi gün sonra kurban bayramıydı. Kurbanlarını aldı. Ali ile Ayşe’ye alacakları giysi ve kırtasiyeyi karşılayacak kadar para verdi. Artan parayı da her ay evlerini ziyaret ederek Kapıcı Haydar’a ödedi.
Aygül her pazartesi ve perşembe günü Haydar Yeşilkaya’nın iki kızına nefesi kesilene kadar ders anlattı. Zaten yetenekli olan kızlar bu emeği boşa çıkarmadılar. Ertesi yıl aynı ay içinde gelen babalarıyla birlikte İngiltere’ye uçtular. Aygül hâlâ kocasından gizli ders nöbetlerine devam ediyor. “Keşke kocamın vicdanı uyansa da bu gizliliğe hiç gerek kalmasa!” diye her gün dua ediyor.
 


Anahtar Kelimeler : Çerkez BOZDAĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/21%20Kas%C4%B1m%20%C3%87%C4%B1nar-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı