1 Mayıs 2019 12:13
-A +A
Çerkez Bozdağ

Çerkez Bozdağ

Gözyaşı Pınarı

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Füsun Çamlıdağ, kendini üç çocuğuna adamış bir matematik öğretmeniydi. Kocası Hüseyin Çamlıdağ, gümrük muhafaza müdürü olduğu için hep sınır boylarında çalışmak zorunda kalmışlardı. Kızı Pınar, oğulları Vahit ve Necdet onun mutluluk kaynağı idi. Hele bir de yazları, bir ay kadar Ankara’ya dönüp de Gölbaşı’ndaki büyük bahçeli, iki katlı evlerine yerleştikçe dünyalar onların oluyordu. Bu mutluluk iki sene önce yerini canlar alan, evler yıkan bir hüzne terk etmişti.
Gittiği her sınır kapısında kuş uçurtmayan, dürüstlüğünden ve ahlâkından hiç taviz vermeyen Hüseyin Çamlıdağ kurulan bir gece pususunda şehit edilmişti. Ne yazık ki yine karanlık güçler harekete geçmiş ve hiçbir şekilde kanunsuzluğa göz yummayan Hüseyin Bey’i ortadan kaldırma yolunu seçmişlerdi. O gün, onu şehit eden hain alçaklar da halkın arasına karışmış ve Hüseyin Çamlıdağ’ın cenazesinde timsah gözyaşları dökmüşlerdi.
Cenaze ile birlikte Ankara’ya gelen Füsun Hanım ve çocukları bir daha Ağrı’ya dönmemişler, eşyalarını bile Hüseyin Bey’in işyerindeki dostları bir taşıma şirketinin kamyonuna yükleyip göndermişlerdi. Şimdi “Ağrı” denilince Füsun Hanım’ın da çocuklarının da yüreklerinde apayrı bir ağrı uyanıyordu. Tabii ki orada çok iyi dostlar da edinmişlerdi. Çıkarları için cana kıyan birkaç kaçakçıyla bütün Ağrı halkı elbet de bir tutulamazdı.
Üç çocuğu için acılara karşı dimdik ayakta duran Füsun Hanım, kısa sürede kendisini toparlamış ve Gölbaşı Lisesi’nde göreve başlamıştı. Kızı Pınar ile büyük oğlu Vahit’i kendi çalıştığı okula yazdırmıştı. Küçük oğlu Necdet’i de evlerinin yanındaki ortaokula…
Aslında çok zengin bir ailenin çocuğu idi Füsun Hanım. Babası Ali Adil Korkusuz, Ankara’nın en tanınmış simalarından biriydi. Ticarette de siyasette de pek çok başarılara imza atmıştı. Ticaret odası başkanlığı ve ilçe belediye başkanlığı gibi herkesin isteyip de ulaşamadığı pek çok görevlerde bulunmuştu. Ali Adil Bey’in tıkır tıkır işleyen dev bir şirketi vardı. Üç oğlu ile el ele vererek bütün gücüyle çalışmış ve servetine servet katmıştı.
Füsun Hanım öğretmen olduktan hemen sonra açılmıştı babayla kızın arası. Füsun, babasının hiç istemediği, onun tabiri ile baldırı çıplak biri ile evlenmek istemiş, Ali Adil Bey bütün çabalarına rağmen bu evliliğe engel olamamıştı. Kendisini dinlemeyip de bir sabah ağlayarak valizini alıp sevdiği adama kaçan kızını hiç affetmemişti Ali Adil Bey. O öfkeyle daha kendisi sağ iken bütün mallarını üç oğluna paylaştırmış, kızı Füsun’a da karısının ve oğullarının bitmez tükenmez ısrarları sonunda Füsun’un şimdi oturduğu bahçeli evi bırakmıştı.
Uzun yıllar kızını yok sayan Ali Adil Bey, torunlarıyla da babaları şehit olduktan sonra tanışmıştı. Vahit ile Necdet, dedeleri Ali Adil Bey’e çok soğuk davranıyorlardı. Görev şehidi olan babalarının cenazesine bile halktan utandığı için katılan bir dedeyi asla görmek istemiyorlardı. Pınar onlar gibi değildi. Kendilerinden adeta sevgi dilenen, bakışlarıyla “Bana gülümseyin.” diye yalvaran dedesine her gördüğü yerde “Dedeciğim!” diye sıcacık sarılıyordu. Annesine ve kardeşlerine de için için kızıyordu. Annesi ile dedesinin hâlâ konuşmuyor olmalarına çok üzülüyordu. 
Gölbaşı’na döndüklerinde Pınar 11’inci sınıftaydı. Serpilmiş, büyümüş, dünyalar güzeli bir genç kız olmuştu. Güzelliği herkesin dilindeydi. Masallardaki peri kızlarını andırıyordu Pınar. 1.73 boyundaydı. Uzun, upuzun ve simsiyah saçları vardı. Yüzü ay gibi parlıyordu. Ceylanları kıskandıran simsiyah gözleri kendisine bakan gençlerin gözlerini mızrak gibi deliyordu. Zarafeti ve hanım efendiliği ile daha bir hafta dolmadan okulun en çok konuşulan öğrencisi haline gelmişti. Hep gülümseyen yüzü karşılaştığı, konuştuğu insanlara apayrı bir huzur veriyordu. Güzel olduğu kadar da bakımlıydı Pınar. Arkadaşları da öğretmenleri de ondan bir efsaneden bahseder gibi bahsediyorlardı.
Vahit 9’uncu sınıftaydı. Soğuk duruşlu, yağız bir delikanlı idi. İncecik, fidan gibi bir vücudu vardı. Babasının şehit edildiği gün çatılan kaşları bir daha hiç açılmamıştı. Kararını vermişti Vahit. Ya polis ya da asker olacak ve babasının şehit edildiği topraklara dönerek kaçakçıların, hainlerin, teröristlerin tepelerine kara bulut gibi çökecekti. Toplum içinde çok az konuşuyor, yaşıtlarının eğlencelerine hiç katılmıyor, kendisini babasız bırakan eli kanlı hainlerden hesap sorma planları yapıyordu.
Necdet yedinci sınıftaydı. Ablasının ve ağabeyinin aksine çok kiloluydu. Bütün günlerini ders çalışarak ya da kitap okuyarak geçiriyor, sürekli soru çözüyordu. Yaşından çok daha büyük bir olgunluğa sahipti. Hedefi Ankara Fen Lisesi’nde okuyup Hacettepe Tıp Fakültesine gitmekti. Annesinin Necdet’le ilgili tek şikâyeti onun hiç bıkıp usanmadan yemek yemesiydi.
Daha okula kaydoluşunun on beşinci gününde Pınar’ın etrafında bir erkek çemberi oluştu. Genç kıza arkadaşlık teklifleri yağmaya başladı. Pınar, doğal olarak kendisine gelen tekliflerin hepsini reddetti. Kendi sınıfında bir tek öğrenci hiç ilgilenmedi onunla. Adı İlimdar’dı. İlimdar, kemikleri sayılacak kadar zayıftı. Sağır ve dilsiz gibiydi. Neredeyse okulda bulunduğu süre içinde hiç konuşmuyordu. Birbirlerine her fırsatta sulu şakalar yapan gençler ise ondan özellikle uzak duruyorlardı. 
Füsun Hanım, kızı Pınar’ın da dersine giriyordu. Öğretmenlerden azıcık yüz buldukları anda sınıfları stadyuma çeviren öğrenciler, Füsun Hanım’ın dersinde nefes almaya bile korkuyorlardı. Çünkü Füsun Hanım çok otoriter bir öğretmendi. Öğrencilerine “Gürültünün çok olduğu yerde bilim de sanat da yerlerde sürünür.” diyordu. O, derste yaramazlık yapan öğrencileri hiç bağırıp çağırmadan sadece bakışlarıyla döverdi. Füsun Hanım dersten çıktığı anda öğrenciler Pınar’ın kulakları duyarak “Oh be! Buzdağı’nın dersi bu gün de bitti.” derlerdi. Öğrenciler, soyadı Çamlıdağ olan Füsun Hanım’a “Buzdağı” lakabını takmışlardı.
Bir gün Pınar okuldan çıkmış, tek başına eve doğru yürüyordu. Peşine üzerlerinde başka bir lisenin üniforması olan iki erkek öğrenci takıldı. Tam ıssız bir yere gelmişlerdi ki o iki serseri gençten biri genç kıza elle sarkıntılık yapmaya kalktı. O anda nereden geldiği belli olmayan İlimdar ortaya çıktı. O gencin Pınar’a uzanan elini havada yakaladı ve geriye kıvırdı. Gencin suratına korkunç bir kafa kondurdu. O genç, yere düştü. Diğeri, İlimdar’a saldırdı. İlimdar onu da alaşağı etti. Kendisi de defalarca yumruk, tekme ve tokat yemesine rağmen iki genci evire çevire dövdü. Sonunda o iki genç oradan kaçmak zorunda kaldı. Pınar bir bahçe duvarının dibine çömelmiş, korkudan titreyerek ağlıyordu. İlk fefa İlimdar’ın konuştuğunu duydu.
“Korkma arkadaşım.” dedi İlimdar. “Artık sana zarar veremezler. Hadi, evine git.”
Yırtılan ceketini eline aldı ve oradan uzaklaşmaya kalktı. Pınar telaşla onun yanına koştu.
“Hey!” dedi. “Beni bırakma. N’olur, eve kadar yanımda gel.”
Bu arada İlimdar’ın burnunun kanadığını gördü. Hemen çantasından bir paket kâğıt mendil çıkardı ve onun burnuna tampon yaptı.
O gün öğleden sonra dersi olmayan Füsun Hanım evine gelmiş ve mutfakta çocukları için köfte kızartıyordu. Bir yanda da gözü saate bakıyordu. Bir ara camdan dışarı baktı. Kızı Pınar ile öğrencisi İlimdar’ı yan yana perişan şekilde yürürken gördü. Hemen yanan ocağı kapatıp bahçe kapısına koştu. Telaşla bağırdı:
“Çocuklar, ne oldu size!”
Pınar koşup ağlayarak annesine sarıldı.
“Anneciğim, yolda iki serseri bana sarkıntılık etmeye kalktı, İlimdar da onları bir güzel benzetti. Kendisi de bu hale geldi.”
“Gelin, hemen içeri girin.”
İlimdar itiraz etti.
“Hocam, ben sizi rahatsız etmeyeyim.”
Füsun Hanım kızdı:
“Evladım, ne rahatsız etmesi! Gel, bir elini, yüzünü yıka…”
İçeri girdiler, İlimdar lavaboya gidip elini, yüzünü yıkadı. Daha sonra derin bir sohbete daldılar. İlimdar, babasının öldüğünü, annesinin çalışan bir çiftin bebeğine baktığını, kendisinin de okuldan artakalan zamanlarında ne iş bulursa o işte çalıştığını anlattı. Pınar da İlimdar da Füsun Hanım da o günkü saldırıdan hiç kimseye bahsetmedi.
Pınar’ın Matematik dersi iyi sayılırdı. Annesi ona sürekli matematik anlatıyordu. Genç kız annesinin yönlendirmesi sonucu sayısal alanı seçmişti. Fakat diğer sayısal dersleri ancak takviye alarak ve tökezleyerek götürüyordu. Onun asıl merakı şiire, edebiyata ve tarih dersine idi. İlimdar’ınsa tüm dersleri çok çok iyi idi. Füsun Hanım’ın ricası ile İlimdar eve geliyor, Pınar’a anlamadığı konuları anlatıyordu. Pınar kısa bir çalışmadan sonra derslerden sıkılıyor, İlimdar’a tanınmış şairlerin sevda şiirlerini okuyordu. Bu birliktelik onları birbirine yaklaştırmış hatta okulda bu iki gencin aralarında duygusal bir bağ olduğuna dair dedikodular bile çıkmıştı.
Aslında ikisi de aralarında duygusal bir ilişkinin olması için can atıyordu. Yüreklerinde gençlik aşkının sevdası filizlenmeye başlamıştı. İlimdar dar bir çevrede yetişmişti. Ona göre kafasını kaldırıp bir kıza o niyetle bakmak bile günahtı. Pınar ise rahattı, sabırlıydı. Gönül verdiği gencin bir gün kendisini sevdiğini söylemesini bekliyordu. İlimdar bir gün ona kendi el yazısıyla kâğıda aktardığı sosyal konulu bir şiir hediye etmişti. Şiirin altı kırmızı kalemle çizilmiş bir dizesi Pınar’ı korkuttu. O dizede “Bizi aşklar değil, açlar ağlattı.” yazılıydı.
Eğitim ve öğretim yılının son haftasına kadar bekledi Pınar. Birlikte oldukları her an kalbi güm güm atarak İlimdar’ın kendisine olan aşkını itiraf etmesini bekledi. Baktı, karşı taraftan bir ses çıkmıyor, kendisi ona olan duygularını açıklamaya karar verdi. Son fizik sınavına çalışmak için eve geldiklerinde fırsatı kaçırmadı.
“İlimdar,” dedi. “Sen kör müsün, duygusuz musun, yoksa odun musun?”
İlimdar’ın gözleri doldu. Hiçbir şey demeden kalkıp okul çantasını açtı. İçinden resim defterini çıkardı. Ona uzattı. 
“Dün resim öğretmeni defterlere bakıp notları verdikten sonra bir resim çizdim. Hiç kimseye göstermemeye yemin etmiştim. Ben süslü konuşmaları pek beceremem. Belki çizdiğim bu resim sana, benim nasıl durmadan için için yanan bir odun olduğumu anlatır.”
Pınar, İlimdar’ın değme ressamlara taş çıkartacak güzellikte resimler çizdiğini biliyordu. “Acaba ne çizmiş?” diye düşündü. İlimdar’ın uzattığı defteri heyecandan elleri titreyerek alıp açtı. Öğretmenin not vermek için kırmızı tükenmez kalemle imzaladığı resimleri hızlı hızlı çevirip geçti. İki tane de boş sayfa çevirdi. Sonunda İlimdar’ın kastettiği resmi buldu. İlimdar, kendisinin ve sevdiği kızın resmini aynı çerçeve içine yerleştirmiş, elini de Pınar’ın omzuna atmıştı. Resim kırmızı güllerden oluşan bir kalp içine yerleştirilmiş, altına da “İmkânsız aşkıma…” yazılmıştı.
Pınar resme dakikalarca ağlayarak baktı. Sonra gözyaşlarını sildi ve İlimdar’a gülümsedi.
“Neden İlimdar, bu aşk neden imkânsız olsun ki?”
“Bir hafta önce oldukça uzun boylu, dev gibi şişman, geniş gözlüklü, altmışlı yaşlarda bir adam yolumu kesti. Adının Ali Adil ve kendisinin de senin deden olduğunu söyledi. ‘Biz Gölbaşı’nın hatta tüm Ankara’nın en köklü ve en varlıklı ailelerinden biriyiz. Füsun benim kızım, Pınar da torunum. Lise ile birlikte sizin arkadaşlığınız da bitecek. Okul kapandıktan sonra seni torunumun etrafında görürsem gözlerini oyarım. Sakın saçma sapan hayallere kapılma!’ dedi.”
“Bak İlimdar, ikimiz birbirimizi istedikten sonra bize hiç kimse engel olamaz. Kaldı ki ben anneme sana olan duygularımı açtım ve ‘Kızım, şimdilerde İlimdar gibi insanlar çok zor bulunuyor. Siz birer fakülte okuyun bu konuyu ondan sonra konuşuruz. ‘ dedi. Zaten dedem, annemin de rahmetli babamla evlenmesine engel olmaya kalkmış fakat başarılı olamamış.”
İkisi de rahatlamıştı.
Pınar ve İlimdar liseden mezun oldular. Okullar yaz tatiline girdi. Üniversite sınav sonuçları belli oldu. Şiir tutkusu hiç eksilmeyen Pınar, Balıkesir’de Türkçe öğretmenliği okuyacaktı. İlimdar ise hem çalışıp hem de okuyabilmek için sayısal bir alan yerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni seçmişti.
İki sevdalı, birbirine yeminler edip sözler vererek ayrıldılar. Pınar, Balıkesir’e gitti. İlimdar ise Ankara’da eğitim hayatına devam etti.
Hukuk fakültesinin ikinci sınıfında iken İlimdar’ın sırtına çok büyük bir yük bindi. Annesi felç olup yatağa düşmüştü. İlimdar tam bir sene okula gidemedi. Annesine baktı. Annesi Allah’a yürüdükten sonra da dondurduğu kaydını tekrar açtırarak okuluna devam etti.
Pınar hiç takılmadan eğitim fakültesinden mezun oldu ve KPSS’ yi kazanarak öğretmenliğe başladı. İki genç arasındaki duygusal ilişki tam beş yıl hiç sarsılmadan devam etti. İlk ataması Şanlıurfa’ya çıkan Pınar, orada iki sene çalıştıktan sonra dedesinin bir sihirli dokunuşu ile bakanlıkta açık bulunan bir şube müdürlüğüne atandı ve Ankara’ya geldi. Bu arada hâkimlik sınavını kazanan İlimdar ise Kastamonu’ya atandı. İki genç birbirine şairleri, yazarları kıskandıracak güzellikte mektuplar yazıyor, telefonla sık sık görüşmelerine rağmen sevdalarını ölümsüzleştirmek için duygularını kâğıtlara döküyorlardı.
Gittiği her yeri güneş gibi aydınlatan Pınar’ın kıyamet gibi dünürcüsü vardı. Kimi kariyer yapmış, kimi üst makamlara gelmiş, kimi de ticaret hayatında başarılı olmuş pek çok genç, Pınar’a talip oluyor, o ise gelenlerin hepsini geri çeviriyor ve büyük bir sabırla İlimdar’ı bekliyordu. Ali Adil Bey ise torununa çok kızıyor, “Eğer tedbir almazsam o da anası gibi çulsuzun tekine varacak.” diyordu.
Son zamanlarda Füsun Hanım’ın bazı sağlık sorunları ortaya çıkmıştı. Cisimleri ya çift, ya da bulanık görüyordu. Sık sık başı dönmeye başlamıştı. Kimi zaman yürürken dengesini kaybediyordu. Bir akşam evde düştü. Pınar eve geldiğinde onu mutfakta baygın şekilde buldu. Hemen alıp doktora götürdü. Hastanede kendine gelen Füsun Hanım kızını karşısına aldı.
“Kızım,” dedi. “Gelen bütün dünürcüleri geri çeviriyorsun. Ben de kimi beklediğini bildiğim için sesimi çıkarmıyorum. Bu İlimdar ne yapıyor, neden gelip seni istemiyor?”
“Gelecek anneciğim, gelecek… Şu anda işleri çok yoğunmuş… Adli tatilde gelip beni senden isteyecek. O zamana kadar sen kendini toparla, gerisi kolay…”
Adli tatile on gün kalmıştı. Birden Pınar’ın İlimdar’la olan tüm iletişimi kesildi. Pınar telefonlara, mesajlara cevap vermiyordu. Kendisine çekilen yıldırım telgrafı bile cevapsız bırakmıştı. İlimdar meraktan çıldırmak üzereydi. Adli tatili bekleyemedi. Beş gün mazeret izni alarak Ankara’ya geldi. AŞTİ’den Gölbaşı’na bir taksi tuttu. O kısacık yol ona dünyanın öbür ucuymuş gibi uzak geldi. Sonunda Füsun Hanım’ın iki katlı bahçeli evine ulaştı. Telaştan etrafına bile bakmıyordu. Taksicinin parasını ödeyip valizini indirdi ve bahçe kapısına yöneldi. O da ne bahçe kapısında koskocaman bir asma kilit asılıydı. “Bir yere gitmiş olmalılar, akşama dönerler, ben de tekrar gelirim.” diye düşünerek kendi babadan kalma, yıkık dökük gecekondusuna gitti. 
İlimdar’ın canı su kesiyordu. Akşamı iple çekti. Bakımsızlıktan dökülen evlerinin içinde deli koyunlar gibi dolanıp durdu. Tam güneş batmak üzereyken valizinden çıkardığı en güzel takım elbisesini giyindi. En yakın çiçekçiye giderek en güzelinden bir demet çiçek yaptırdı. Bir kutu çikolata aldı ve yeniden Füsun Hanım’ın evine gitti. Evin bahçe kapısında hâlâ o asma kilit asılıydı. Çaresizlik içinde bekledi, kıvranıp durdu. Ne yapacak, onlardan nasıl haber alacaktı? Pınar’ın da Füsun Hanım’ın da telefonlarına bir türlü ulaşamıyordu. Birden lisedeki okul müdürü Salim Bey’in, Füsun Hanım’ın yan komşusu olduğunu hatırladı. Salim Bey’in de evi bahçeliydi. Oraya gidip kapalı bahçe kapısının üstündeki zili çaldı. Salim Bey dışarı çıkıp kapıyı açtı. İlimdar’ı görünce bütün içtenliği ile gülümsedi.
“Ooo, İlimdar, hoş geldin!”
“Hoş bulduk Salim Hoca’m, ben Füsun Hanımları soracaktım.”
Salim Hoca, İlimdar’la Pınar’ın yakınlığını biliyordu. Uzun bir tereddüt geçirdi.
“Evladım,” dedi. “Geçen hafta Pınar’ın düğünü oldu. Füsun Hanım da babasıyla birlikte apar topar Amerika’ya gitti.”
İlimdar sendeledi, tam düşmek üzereyken Salim Hoca koşup onu tuttu.
“İlimdar, kendine gel!”
Altındaki toprak mı kayıyordu, yoksa bulunduğu yerde bir obruk mu oluşmuştu, İlimdar anlayamadı. Dizlerinin bağı çözüldü ve bilincini kaybetmiş bir şekilde olduğu yere çöktü. Bu acının tarifi mümkün müydü? Bu, nasıl bir vefasızlıktı? Senelerdir bir halı dokur gibi desen desen işlenmiş bir kara sevda böyle mi bitmeliydi? İlimdar’ın sevdalısına sunmak için getirdiği çiçekler de tıpkı kendisi gibi, yerlerde sürünüyordu. Salim Hoca eski öğrencisine acıyarak bakıyor, ona söyleyecek söz bulamıyordu. 
İlimdar gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak sordu:
“Hocam, Pınar kiminle evlendi?”
“Büyük dayısının oğlu Hasan’la…”
“Nasıl oldu bu iş, bir bilginiz var mı?”
“Bilmiyorum evladım. Füsun Hanım kızını istemeye gelenlere Pınar’ın seninle sözlü olduğunu söylüyordu. Bir hafta içinde her şey oldubittiye geldi. Sonra da Füsun Hanım ve Ali Adil Bey kaçarcasına Amerika’ya gittiler.
İlimdar, babasızlık, anasızlık ve yoksulluktan sonra vefasızlığın ve hicranın da en acı renklerini tanımıştı. Kendi kendine “Ben bu gün ölmezsem bir daha ölmem!” diye hayıflandı. O anda ansızın gökyüzünden kulakları sağır eden gürültüler koptu ve müthiş bir yağmur yağmaya başladı.
İlimdar ölmedi. Yağmurlarla yarışarak günlerce, aylarca ağladı ve bir gün Pınar’la karşılaşıp onun yüzüne tükürebilmek için Allah’a yalvarıp durdu.
Köyde yaşayan Nafiye isminde yoksul fakat aklı başında bir halası vardı İlimdar’ın. Kadıncağız, yeğeninin perişanlığını görünce duruma müdahale etti.
“Oğlum,” dedi. “Halan sana kurban olsun! Bizim köyde Gülistan isminde bir öğretmen var. Öyle aman aman bir güzelliği yok. Kara, kuru bir kız fakat çok dürüst, temiz ve merhametli biri… Tek kusuru, yanında bir anası var. Kadının başka kimsesi yokmuş. Kızcağız kendisini isteyenlere anasının durumunu anlatınca onu isteyenler geri çekiliyor.”
“Hala, insanın yoksul anasının olması niye kusur olsun ki?”
“Oğlum, senin o Pınar denen kızla olan hikâyeni bütün ayrıntısıyla biliyorum. Çok üzüldüm ama yapacak bir şey yok. Eğer istersen senin adına Gülüstan Öğretmen’e talip olacağım.”
“Halacığım, yoluna can koyduğum Pınar olmadıktan sonra hangi kızla evleneceğimin bir önemi yok. Senden başka beni baş göz etmek için çabalayacak kimsem de yok. İstediğin gibi haraket et.”
“Ya anası?”
“Halacığım, evleneceğim kızın anası benim de anam olur. Onu ölen anamın yerine koyar ve ona ölünceye kadar bakarım. Sürekli toplum içine çıkıyorum. Yeter ki beni bu derbederlikten kurtar.”
Halasının gayretleri sonucu İlimdar, Gülistan’la evlendi. Yaralı âşık, Pınar’la yarım kalan aşkını eşi Gülistan’a ve onun annesine ağlayarak anlattı.
On yıl, tam on yıl İlimdar değişik illerde görev yaptı. On yıl boyunca yanında Gülistan, aklında ve gönlünde Pınar vardı. Eşi çok anlayışlı çıkmıştı. Şimdi biri sekiz, diğeri altı yaşında iki tane oğulları vardı. Kayınvalidesi iki oğluna da gözü gibi bakıyordu. Tayinleri Ankara’ya çıktığı gün ise dünyalar onların oldu.
Mayısın 13’ydü. İlimdar Ankara Adliyesi’nde çalışıyordu. Önüne ölümlü bir trafik kazası geldi. Trafik polislerinin tuttuğu raporda sanığın aşırı derecede alkollü olduğu yazılıydı. Sanığın adı Hasan Korkusuz’du. Sanığı içeri aldılar. Sanıkla birlikte sanığın avukatı ve yakınları da içeri girdiler. İlimdar kafasını kaldırdığı anda yıldırım çarpmışa döndü. Yanlış mı görüyordu. O vefasız güzel, yoluna can adayıp da kendisini yarı yolda bırakan Pınar tam karşısına dikilmiş, kendisine bakıyordu. İlimdar ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırdı. Bir anda göğsüne korkunç bir sancı girdi. Onun halini gören diğer üyeler hemen İlimdar’ı mahkeme salonundan çıkarıp hastaneye gönderdiler. İlimdar yolda iyiden iyiye fenalaşıp kendini kaybetti.
Uzun müdahaleler sonucu İlimdar kendine geldiğinde başucunda doktorlar bekliyordu. Hasta tamamen kendine geldikten sonra onu yoğun bakımdan çıkarıp özel bir odaya aldılar. Eşi Gülistan, İlimdar’ın yanında refakatçı kaldı. Akşamleyin görüş saati sırasında kapıları çalındı ve İlimdar mahkemedeki rüyanın devamını görmeye başladı. Ziyaretine gelen, iki kişiydi: Biri Pınar, diğeri de annesi Füsun Hanım… İlimdar “Pınar!” diye inledi. Gülistan irkildi. Gelenlerin kim olduklarını anlamıştı. Yerinden kalktı.
“İlimdar,” dedi. “Ben dışarıdayım, siz rahat konuşun.”
Pınar, Gülistan’ı tepeden tırnağa inceledi.
“Siz İlimdar’ın eşi misiniz?”
“Evet, eşiyim.”
“Dışarı çıkmanıza gerek yok. Anladığım kadarıyla bizim hikâyemizi biliyorsunuz.”
“Evet, bütün ayrıntılarıyla…”
“Yani İlimdar’ın bildiği kadarını… Dışarı çıkmanıza gerek yok. Burada kalıp hikâyenin devamını da öğrenin.”
Gülistan bu teklifi bekliyormuş gibi hemen İlimdar’ın yatağının yanına ilişti. Pınar ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağladı, Gökten dökülen yağmurlarla yarışırcasına ağladı… Füsun Hanım bir sandalye çekip İlimdar’ın yanına oturdu ve onun elini tuttu.
“İlimdar’ım, benim ahlâk timsali güzel oğlum,” dedi. “Hakkımızda neler düşündüğünü tahmin edebiliyorum fakat bir de bizi dinle…”
İlimdar içini çekti. Yaşlı gözlerle ona cevap verdi:
“Dinliyorum, hocam.”
“Senin Ankara’ya dönmeni beklerken ben ciddi anlamda rahatsızlandım. Doktora götürdüler. Beynimde çok tehlikeli bir ur var imiş. En fazla bir aylık bir ömrümün kaldığını söylediler. Çok zayıf bir ihtimal olmasına rağmen Amerika’daki büyük bir hastanede ameliyat olursam kurtulabileceğimi bildirdiler. Fakat ameliyat çok pahalı imiş… Öyle öğretmen maaşıyla filan içinden çıkılacak bir şey değilmiş. Ben koma halinde hastanede yatarken Pınar babama gidip yalvarmış. O anda Hasan’ın babası Mehmet ağabeyim de oradaymış. Pınar’a şantaj yapmışlar. ‘Hasan’la evlenirsen annen kurtulur, yoksa biz bu işe karışmayız.’ demişler. Pınar’ım da anasını kurtarmak uğruna sevdiğinden vazgeçip Hasan’la evlenmek zorunda kalmış. Eğer kendimde olsaydım inan, sizi ayırmak yerine ölmeyi tercih ederdim. Bizi affet yavrum, artık bu duruma ‘Kader!’ deyip her şeyi sineye çekeceğiz. Kızımın yüzü evlendiği günden beri bir gün gülmedi. Dedesi ve dayısı onu diri diri mezara gömdüler. Şimdi hem yeğenim hem de damadım olan Hasan on üç sene ceza aldı. Babam da kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar hasta… İnşallah siz kendi yuvanızda huzur bulursunuz!”
Tam kalkıp gidecekleri anda Pınar varıp Gülistan’ın elini sıktı. “Değerli meslektaşım,” dedi. “Ben sevdim, kavuşamadım. İlimdar’ın kısmetinde sen varmışsın. Allah’ım sizi yavrularınızla birlikte bahtiyar kılsın!”
Tam dışarı çıkacakları anda Pınar geri dönüp çantasını açtı ve çantasından bir kâğıt parçası çıkararak İlimdar’a uzattı.
“İlimdar,” dedi. “Öğretmenliğe başladığım gün bana bir dörtlük göndermiştin. Ben onu hem gönlüme hem de hafızama hicran hançerleriyle yazdım. Şu anda dersine girdiğim bütün öğrencilerim de o dörtlüğü ezbere biliyor. Bu kâğıt sende kalsın.”
Pınar’la annesi özel otomobilleriyle evlerine doğru yol alırken hâlâ İlimdar’ın o dörtlüğü okuyup okuyup ağladığını hissediyorlardı. Dörtlük şöyleydi:
“Çöllerdeki kum çiçeği bu sene 
Benim kadar susuz kalmış olamaz.
Su içinde susuz öldüm bilsene!
Senden başka PINAR beni sulamaz.”

Anahtar Kelimeler : Çerkez BOZDAĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/24%20May%C4%B1s%20%C3%87%C4%B1nar-1(2).jpg

Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı