18 Şubat 2019 16:01
-A +A
Ceyhan Demir

Ceyhan Demir

KAYNANA KESEN KAYMAKAM

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Kiğı ilçesi kaymakamıyım. 1975 yılı ocak ayının bir pazar günü. Akşamüzeri lojmanda gazete okuduğum sırada kapı zili çaldı. Yüzleri soğuk ve ayazdan yanmış, bıyıkları buz tutmuş, soluk soluğa bekleyen iki yurttaşı kapıda buldum. Ayaklarına karda batmamak için hedik giymişlerdi. Belli ki uzun yoldan geliyorlardı. Şiddetli rüzgâr kapıyı zorluyor, içeriye kar doluyordu. Buyur edip içeriye aldım. Diğerine göre daha genç olanı, Sabırtaşı köyünden geldiklerini, eşi İstanbul’da çalışmakta olan bir gelinin köydeki olanaklarla zor bir doğum yaptığını, çok kanamasının olduğunu, köylüler tarafından kızakla ilçeye getirilmekte olduğunu, Elazığ Hastanesine yetiştirilmesi gerektiğinden araba hazırlanması için köy muhtarının kendilerini önden bana gönderdiğini söyledi.
Kaymakamlık görevi yapan meslektaşlarımın hemen tamamı buna benzer durumlarla defalarca karşılaşmışlardır. Ben de daha önceleri başka hasta yurttaşlarla ilgilenmiştim. Ancak bu kez durum farklı, hava koşulları çok elverişsizdi. Kiğı ilçesi ile doğumevinin bulunduğu Elazığ arasındaki yol, iyi hava koşullarında bile üç- dört saat sürüyordu. Kaldı ki, ocak ayının en deli günlerini yaşıyorduk. Ortalık kararmaya başlamıştı, dışarıda kar ve tipi devam ediyordu. Henüz iki gün önce açılan yol, tekrar kapanabilirdi. Elazığ’a gidecek ilk otobüs ertesi sabah yola çıkacaktı. Kanamalı bir hastaya yarını bekleyip otobüsle Elazığ’a git demek insanlığa ve görev bilincime uygun değildi. İlçede, karlı hava koşullarında yola gidebilecek tek araç, Land Rover marka Kaymakamlık taşıtıydı. Emekli olan şoförün yerine henüz yeni bir atama yapılmadığından Polis Memuru Metin yardımcı oluyordu.
Bir süre sonra hastayı getirdiler. İki uzun ağacı yarım metre arayla yan yana koyup bunları enlemesine başka ağaç dallarıyla bağlamışlar, üzerine koydukları yatağa hastayı yatırıp üzerini sıkı şekilde örtmüşler. Sal diye adlandırdıkları bu gerecin ön kısmına iki yandan bağlanan kalın urganları omuzlarından aşırıp kar üstünde çekerek yaklaşık on beş kilometre gelmişler. Başardıkları bu iş gerçekten de çok zordu.
Arabanın arkasına yatağı serip hastayı yatırdık. Kayınvalidesi ile hastanın akrabalarından genç bir erkek de arabanın arkasına yerleşti. Polis Metin ilçeye yeni atandığından yolları iyi bilmiyordu. İlçe merkezinden itibaren Selenk Köprüsü denilen yere kadarki yol virajlı, eğimli ve yer yer buz tutmuştu. Hastayı Metin’le göndermem durumunda kaza olabilir kuşkusuna kapıldım. Bakanlığımızın genelgesine göre kaymakamların kaymakamlık araçlarını kullanmaları yasaklanmıştı. Çünkü daha önce bu konuda kötü örnekler yaşanmış, acemi kaymakamların kullandığı araçlarda meydana gelen trafik kazalarında ölenler olmuştu.
Koşullar Bakanlık genelgesini dinlemeye elverişli değildi. Sorumluluk alarak ilçe merkezinden Bilekkaya köyüne dek arabayı kendim kullandım. Yolun kalan bölümü düz ve çok daha iyiydi. Bilekkaya köyünde araçtan inip direksiyonu Metin’e devrettim. Geceyi bu köyde geçirerek ertesi gün otobüsle ilçeye döndüm. Doğumevine önceden telefonla bilgi vermiştim. Hazırlanan ekip hasta ile yakından ilgilenmiş, hastamız ölümden kurtulmuştu. Ancak, hastaya verilmesi gereken taze kan yeteri kadar bulunamamıştı. Elazığ 8. Kolordu Komutanlığına telefon edip durumu bildirdim. Kolordu Kurmay Başkanımız yakından ilgilendiler. Hastaneye gönderilen askerler kan verdiler ve Fatma Atlas isimli hastamız kısa zamanda sağlığına kavuştu. Yakın ilgimden dolayı çocuğuna benim isim vermem istendi. Yaşananları göz önüne alarak çocuğa “Kader” adını verebileceklerini söyledim.
 
Bilekkaya köyüne kadar birlikte gittiğimiz sırada Fatma’nın akrabası Cemal isimli gençten bilgi aldım. Çünkü yaşlı kayınvalide Türkçe bilmiyordu. Hamile gelinin kanamalı rahatsızlığı çok önceden başlamış. Oğlunun bu kadınla evlenmesine karşı olan kayınvalidesi, komşuların uyarılarına rağmen onu köyde kanamalı doğum yapıncaya kadar doktora götürmemiş. Kanama artınca durumu öğrenen köy muhtarı ilgilenip önlem almak zorunda kalmış. Bu gerçeği öğrenince çok öfkelenip yaşlı kadına kızdım. Gelin kurtarılamaz ölürse ihmaliyle ölüme neden olmaktan kendisini mahkemeye sevk edeceğimi sert bir ses tonuyla söyledim. Genç arkadaş söylediklerimi Kürtçeye çevirdi. Söylediklerimi nasıl çevirdiğini anlama olanağım olmasa da bu işi zevkle yaptığı ve yaşlı kadının da çok korktuğu yüz ifadelerinden belli oluyordu.
Aradan aylar geçti. Karlı yollar çamurlu yollara dönüştü. Arkasından yaz geldi. Sabırtaşı köyüne yol yapılması o yılın yatırım programına alınmıştı. Yolun geçeceği güzergâhı görmek için teknik elemanlarla birlikte köye gitmeye karar verdik. Bir süre araçla gidip daha sonra köyden getirilen katır ve atlara binerek yola devam ettik. Tunceli ile aramızdaki Sülbüs Dağı’nın dorukları uzaktan karşımıza çıktı. Doğa çoktan uyanmış, genç meşe ağaçlarının sürgünleri üzerinde dantela güzelliğindeki yapraklar, kendilerini esen hafif yele bırakmış kıpırdanıyorlardı. Kekikler, mis kokulu renk renk açan kır çiçekleri arasında yapılan yolculuk çok keyifliydi. Kendimizi bu cümbüşlü ortamın etkisinden alamayıp bir yerde mola verdik. Biraz yaya yürüyüp kır çiçekleri toplayıp doya doya kokladık. Bu yörede “hışkın” adıyla bilinen, kamışa benzer, ekşimtırak bitkiden bolca yedik.
Köye yaklaştığımızda daha önce tanık olmadığım bir durumla karşılaştık. Erkeklerin köy girişinde birerli sıra olup hoş geldiniz diyerek tokalaşmalarına alışıktım. Farklı olarak kadınlar da evlerinden çıkıp damlara, teraslara dolmuşlar, beni işaret edip yanlarındaki yaşlı kadınlara göstererek gülüşüyorlardı. Daha önce hiçbir köyde böyle bir durumla karşılaşmadığımdan bir anlam veremedim. Hatta bir ara benimle alay edip etmedikleri düşüncesi bile aklımdan geçti. Muhtarın evine doğru yöneldik. Köyün içinden geçtiğimiz sırada kadınların gülüşmeleri daha da arttı. Doğrusunu isterseniz şaşırmış, biraz da bozulmuştum.
Muhtar İsmail Eriş, altmış yaşın üzerinde, tombulca, takım elbiseli, kravatlı ve fötr şapkalı, modern bir kimseydi. Evinin konuk odası küçük bir müzeye benziyordu. İstanbul’da uzun yıllar kahvehane çalıştırıp emekli olduktan sonra köyüne dönmüştü. Odadaki raflar gaz lambası, nargile, semaver, çaydanlık, cezve, çay bardağı ve kahve fincanlarının değerli örnekleriyle doluydu. Konuşurken bu güzel eşyalara bakmaktan kendimi alamadım. Ancak aklım hep dışarıdaki kadınlardaydı. Daha fazla bekleyemeden Muhtar’a, “İsmail Bey, her şey için teşekkür ederim. Ancak sormadan yapamayacağım. Dışarıdaki kadın yurttaşlarımız niçin toplandılar ve neden beni işaret edip gülüyorlar? Bende veya giyim kuşamımda bir tuhaflık mı var?” diye sordum. Muhtar bunu soracağımı tahmin ettiği için olacak ki, o da gülmeye başladı. “Kaymakam Bey, geçen kış köyümüzden Fatma Atlas’ı Elazığ Doğumevine götürdüğünüz sırada Fatma’nın kaynanasına çok kızmışsın. Hatta kadına, ”Eğer gelin ölürse seni keseceğim” demişsin. Yaşlı kadın senden çok korkmuş ve köye gelince bunu herkese anlatmış. Gelini olan kadınlara, “Aman, gelininize iyi bakın. Bir şey olursa Kaza Kaymakamı sizi keser” diye korku vermiş. İşte bu nedenle, “kaynana kesen kaymakam” nasıl bir kişiymiş diye sizi merak edip toplandılar. Gelinler ellerine fırsat geçtiği için kaynanalarına takılıp, “Seni kaymakama şikâyet edeyim mi diyerek şakalaşıyor ve yaşlı kadınları korkutuyorlar. Kaynanaları ise size görünmekten çekindiklerinden gelinlerin arkasına saklanarak sizi, size görünmeden görmeye çalışıyorlardı. Olayın gerçek yönü budur. Şayet üzüldünüz veya kusur işlenmiş ise sizden özür dileriz. Şimdi hazırladığım İstanbul işi çaylarımızı bardaklara döküp bunun keyfine bir güzel içebiliriz” dedi.
Dışarıdaki gülüşmelerin gerçek nedeni böylece ortaya çıkınca ben de dayanamadım ve hep beraber kahkahalarla gülmeye başladık. Hastayı hastaneye götürürken yaptığım konuşmayı yaşlı kadına Kürtçe olarak çeviren genç, gelinin akrabası olduğu için söylediklerimi işine geldiği gibi çarpıtarak aktarmış, bir bakıma bu yolla gelinin intikamını almış. İyi de olmuş. Çünkü köydeki insafsız kayınvalidelere etkili bir ders olmuş, kaynanası huysuz gelinler bu sayede rahat etmişler. Etmişler etmesine ama benim köydeki adım da “kaynana kesen kaymakam” kalmış.
Öykünün kahramanı Fatma Atlas ve çocuğunun ne olduğunu merak edip kırk iki yıl sonra araştırdım. Kiğı İl Genel Meclis Üyesi Ahmet Gürçay bayram kutlaması nedeniyle aradığında kendisine rica ettim. Sağ olsun araştırıp kendilerini bulmuş. Telefon numaramı eşi Sabri Bey’e vermiş, o da beni aradı. Kendisiyle ve Fatma Hanım’la uzun bir sohbet yaptık. Çok mutlu oldular. Ben de sevindim.
Olaydan sonra, annesinin karısına karşı ilgisizliğini öğrenen Sabri, hemen köye gelip eşini ve çocuğunu alıp İstanbul’a götürmüş. Ne yazık ki, doğum sırasında çok hırpalanan Kader, üç ay sonra yaşamını yitirmiş. İstanbul’da üç kız, bir erkek çocukları daha olmuş. Kızlardan ikisi evlenmiş, sonuncusu üniversite eğitimini bitirmiş, işe girmeye çabalıyormuş. Sabri İstanbul’da gemilerde çalışmış. Oğlu da baba mesleğini seçip daha da ileri götürerek gemi kaptanı olmuş. Kadersiz Kader’e gülmeyen şans diğer kardeşlerine gülmüş. Anne Fatma ise, eşi Sabri’nin desteğiyle yaşama sıkı sıkıya sarılmış. Hep birlikte mutlu bir yaşam sürüyorlar. Bize de mutluluk ve esenlik içinde daha uzun yıllar birlikte yaşamalarını dilemek düşüyor.
 

Anahtar Kelimeler : Ceyhan DEMİR ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Bayram Gelmiş Neyime!

Bayram Gelmiş Neyime!

17:01 17 Eylül 2019
Deplasmandan 3 puan

Deplasmandan 3 puan

08:04 16 Eylül 2019
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/21%20Eyl%C3%BCl%20Cumartesi-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı