5 Ocak 2019 15:01
-A +A
Muhammed Emin Hekimhan

Muhammed Emin Hekimhan

KÜÇÜK JEAN

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

KALEMİMDEN DAMLALAR
1660’lı yılların Fransa’sındayız. Küçük bir köyde yaşayan emekçi bir dokumacının çocuğu olarak 1664 yılında dünyaya geldi. Babası dokuma tezgahı başında akşamlıyor, çoğu zaman yemek molası bile vermiyordu. Her gün yoğun çalışmalar yapmak, teslim etmesi gereken dokumaları yetiştirmek zorundaydı. Yoğun tempodan yorgun düşüyor ve terliyordu. Belki bu yüzden sık sık hastalanır geceleri, ertesi sabah tezgahının başında olabilmek için mecburen iyileşirdi. Tam olarak iyileşmese de kendini toparlar ve dokuma tezgahının yolunu tutardı.
Köydeki evinin yanında ahırdan çevirme büyükçe bir salonda bulunan dokuma tezgahı onun işyeriydi. Burası loş ve biraz da nemli bir ortamdı. Sabahtan akşama kadar burada, haftalık işleri bitirmek için durup dinlenmeden çalışırdı. Ortamın yeterince havalandırılma imkanı olmayıp aynı zamanda rutubetli oluşundan olsa gerek sık sık hastalanırdı. Birkaç gün yatağa düşüp de çalışamadığı haftalarda işleri yetiştiremez ve o hafta alması gereken ücretini ya eksik alır ya da hiç alamazdı. Böyle zamanlarda evine ekmek götüremez bazı geceler ailece aç yatarlardı. Dokumaları teslim ettiği zenginler onların ailece aç kaldıkları sefil hallerini hiç umursamazlardı. Dokumaları teslim almak ve bol para kazanmaktan başka dertleri yoktu. Jean’ın annesinin beslenememekten dolayı sütü azalmış, çocuğunu emzirememiş kimin umurundaydı ki. Jean ölse bile önemli değildi.
Dokumacı baba bir gün ciddi bir hastalığa tutuldu. Yatak döşek yatıyordu. Günler geçiyor iyileşmiyordu. Dokuma tezgahının başına gidemiyordu. Benzi sarardıkça sararıyor zaten zayıf olan bedeni daha da zayıflıyordu. Haftada bir gün uğrayarak dokumaları teslim alan zengin tüccarlar, onun hasta olduğunu duyunca  bir iki haftadan sonra uğramamaya başladılar. Evlerine, sadece aynı köyde yaşayan amcası haftada bir uğruyor ve bir iki ekmek getiriyordu. Onun da maddi durumu onlardan pek farklı değildi.
Babasının durumu gün geçtikçe ağırlaşmaya başladı. Ciğerden gelen derin öksürüklere boğuluyor nefes almakta güçlük çekiyordu. Ne doktora gidebiliyor ne de herhangi bir ilaç alabiliyordu. Zaten beslenmesi de yetersizdi. Bu gidişin sonu malumdu.
Köye yakın ilçede bulunan kilisenin papazının yardımlarıyla bir cenaze töreni düzenlendi ve dokumacıyı toprağa verdiler. Jean henüz beş altı yaşlarındaydı. Kilisenin papazının ve amcasının telkinleriyle babasının makus talihini yaşamasın diye Jean’ın bir papaz okuluna vermeye karar aldılar.
Annesi Jean’dan ayrılmak zorunda kaldığı için ne kadar üzülüyor olsa da bunu belli etmiyordu. Artık Jean emekçi köylü babasının makus kaderini yaşamaktan kurtulacak, en azından din adamı olarak bir derece daha yüksek bir sınıfa geçecekti. Ama bu çocuğun dünyayı değiştirecek bir hareketin başlatıcısı olacağını kimse bilmiyordu.
KÜÇÜK JEAN (İkinci Bölüm)
Küçük Jean ile kilise papazı, iki atın çektiği karşılıklı ikişer kişilik oturakları bulunan bir fayton ile yola çıktılar. Yol boyunca kah tekerleklerin çukurlardan ve tümseklerden geçmesiyle zıplayarak kah sararmış ekinlerin güneşin ışıklarıyla parıldayarak rüzgarla dalgalanışını, bazen de bağların arasından yeşillikleri seyrede seyrede yola devam ettiler. Rüzgarın getirdiği çiçek kokularıyla türlü olgunlaşmış meyvelerin rayihalarını içlerine çekerek devam eden yolculuğun sonunda papaz okulunun bulunduğu şehre geldiler. Jean bu yolculukta çevreyi seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Saatler süren yolculuk sanki göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. Şehir ne köye benziyor ne de bir iki kere gördüğü kasabaya benziyordu. Birbirine yakın çok sık evlerin dışları güzel renklerde boyanmıştı. Bahçeleri küçük duvarlarla birbirinden ayrılmıştı. Evlerin bahçelerinde değişik ağaçlar, renk renk çiçekler bazılarında da sebzeler boy gösteriyordu.
Kilise zannettiği büyükçe bir binaya gelmişlerdi. Bu binanın bahçesi evlerinkinden daha genişti. Tepesinde büyük bir hac olan bu eski görünümlü bina evlere göre daha yüksekçeydi.
            Faytondan indiklerinde binadan çıkan yaşlıca uzun sakallı bir piskopos onları karşılamak için bahçe kapısına doğru yavaş yavaş geldi. Sakalı göğsüne kadar uzun olan bu adamın üzerinde dizlerine kadar uzayan bol bir elbise vardı. Jean bunun din adamlarının giydiği cübbe olduğunu sonraları öğrenecekti.
Kasabanın papazı piskoposa eğilerek selam verdi. Piskoposa kendi çalıştığı kilisenin yakınındaki bir köyde yetim kalan bir çocuğu din adamı olarak yetiştirmek için buraya getirdiğini söyledi. Piskopos hemen içerden görevli hizmetçiyi çağırarak Jean’ı öğrenim görenlerin yatakhanesine götürüp yerleştirmesi talimatını verdi. Bu talimatı verirken küçük Jean’ın başını okşadı. Jean, babasının başını okşadığı günleri hatırladı ve gözlerinden birkaç damla yaş yanaklarından süzüldü.
Piskopos, papaza: ‘Bugün burada kalın Kralımızın çağrısı üzerine yapılacak toplantıya din adamlarını temsilen sizi de yanımda götüreyim’, dedi. Papaz bu teklifi kabul etti. Ertesi gün birkaç din adamı daha yanlarında toplantıya gittiler. Başka şehirlerden de din adamları gelmişti.
O dönemin Fransa’sında nüfus sınıflara ayrılmıştı. Kralın yaptığı toplantılara bu sınıflardan temsilciler çağrılırdı. Sahip oldukları konumlara göre çağrılanlar:
İlk sırada yaklaşık 300 kişiden oluşan soylular sınıfı,
İkinci sırada yaklaşık 300 kişiden oluşan din adamları sınıfı,
Üçüncü sırada ise, 600 sade vatandaştan (köylüler ve işçilerden) oluşan halk bulunuyordu.
Bu toplantılarda ülke meseleleri görüşülür herkes Krala bağlılıklarını bildirir, Kralın alacağı kararlara uyma sözü verirlerdi.

KÜÇÜK JEAN (BÖLÜM ÜÇ)
Aslında hikaye veya masalımızın ana kahramanı olan küçük Jean’ın başından geçenleri ve nasıl olup da dünyayı değiştiren bir kişiliğe ulaştığını yazmaya niyetlenmiş bulunmaktayız. Bunu söylememizin sebebi olayın aktığı yatağı belirleyebilmek için birazcık masal unsurlarından faydalanma gereğinin ortaya çıkmasıdır. Bu hikaye veya masalı inanın yazarı da en az okuyucu kadar merak etmekte olup, sonunu bilmeden zaman içinde kurgulamaktadır. Şimdi olayımıza dönelim. Bakalım neler oluyor?
* * *
Piskopos ile kasaba papazının katıldığı parlamento toplantısı devam etmektedir. Toplantıda Kralın başkanlığında burjuva sınıfı ile birlikte din adamları üst sınıfı oluştururken alt sınıfı temsilen toprak işçileri ve zanaatkarlar ile beden işçilerinin oluşturduğu görülmektedir.
Jean yatakhaneden çıkarak büyük kilisenin dehlizlerinde gezmeye başlar. Toz toprak içindeki dehlizlerde örümcek ağlarıyla kaplı köşeler, karanlık sayılabilecek ortamın ürkütücülüğü onu birazcık da olsa korkutmaktadır. Yine de içindeki korku duygusu onu bu gezintiden alıkoymaz. Derken dehlizin içinde sağa doğru döndükten sonra karşısına çıkan haç şeklindeki tünelin her üç tarafını da kolaçan etmeye karar vererek yoluna devam eder. Bu gezintiyi yalnız  başına yapmaktadır. Dar dehlizler içinde ilk dönemeçte birkaç tane kapının olduğu duvarlar arasından ilerlerken önünden geçtiği kapıları tek tek açmaya çalışır. Kapılar da toz içinde ve son derece eski olduklarından birazcık zorlayınca gıcırtılar çıkartsalar da açılmazlar. Kapıların kilitli olduğundan emin olan Jean yoluna devam eder. Belki birisi açılır ümidiyle hepsini sırası geldikçe açmak için zorlamaktadır. Haç şeklindeki dehlizlerin sonuncusundadır. Burada bulunan kapılardan birisinin kıpırdaması ile açık olduğunu düşünür. Kapı hafif kıpırdamış fakat açılmamıştır. Jean bütün gücünü toplayarak kapıya omuz verir. Kapı zor da olsa yavaş yavaş aralanmaya başlar. İçeri girecek kadar bir açıklık oluşunca kapıyı zorlamayı bırakır. Başını uzatarak içeri bir göz atar lakin içerisi de dehlizlerden daha karanlıktır. Hiçbir şey görememiştir. İçeri girip girmeme konusunda biraz tereddüt eder. Merakı korkusunu yenmiştir. Sessizce içeriye doğru süzülür. Birkaç basamak merdivenden inmesi gerekmiş ve dengesini kaybederek düşme tehlikesi geçirmiştir. Zemine indiğinden emin olunca biraz duraklar. Bir süre sonra karanlığa alışan gözleri içeriyi daha iyi seçmeye başlar.
Tozlanmış kitapların dizildiği bir kitaplık odanın bir duvarını doldururken diğer tarafta yine toz içindeki birkaç tabure ile bir masa ve köşeye doğru bir sandık gözüne çarpar.
Kitaplık ve yüzlerce kitap ile ilgilenmez lakin henüz okuma yazmayı yeni yeni sökmektedir. Köşeye doğru yanaştırılmış büyükçe sandık daha çok dikkatini çekmiştir.Bu sandığın yanına gelir. Açmak için uğraşmaya başlar. Uzun uğraşılarına rağmen bir türlü açamamıştır. Sandığı birazcık daha ortaya doğru çeker. Çekerken çıkan ses ile içinde bir korku ve ürperti oluşur. Her tarafına dikkatle bakar. Sandığın bir kapağı yoktur. Elleriyle yoklamaya başlar. En sonunda sandık arka tarafına gelen yüzeyinin sürgülü bir kapak oluşundan dolayı elleriyle yoklaması sonucu bilmeden hafifçe açıldığını şaşkınlıkla görür. Sürgülü sandık kapağını daha önce hiç görmemiş olan Jean sürgüyü daha da açar. Sandığın içinde bir kitap ile yine irice bir kutu vardır. Kutuyu çıkaran Jean dikkatlice kutuyu incelemeye başlar. Bu kutu kolayca açılır ve içinden kutuyu dolduracak büyüklükte bir cam kürenin çıktığını şaşkınlıkla görür.
Sonra küreyi tekrar kutuya, kutuyu da sandığa  koyar ve orada bulunan kitabı eline alır. Kitabın ilk sayfasını açar ve yeni öğrendiği okuması ile heceleyerek okumaya başlar:
KÜ-RE-NİN NA-SIL KUL-LA-NI-LA-CA-ĞI-NI BU Kİ-TAP-TAN ÖĞ-RE-NE-Bİ-LİR-Sİ-NİZ BU KÜ-RE SA-YE-SİN-DE GE-LE-CE-Ğİ GÖ-RE-Bİ-LİR VE GEÇ-Mİ-Şİ GÖ-RE-Bİ-LİR-Sİ-NİZ…
KÜÇÜK JEAN (Bölüm IV.)
Küçük Jean, dehlizdeki tünelllerin birindeki odada bulduğu kitabı ve küreyi saklamaya karar verir. Bunları tekrar bulabileceği ve başka kimsenin bulamayacağı bir yere sakladıktan sonra yatak odasına döner.
Aradan birkaç yıl geçmiş ve küçük Jean on iki yaşına gelmiştir. Bu süreç içinde hem Fransızcayı hem de Latinceyi öğrenmiştir. Aynı zamanda dini temel bilgilerde de kendisini geliştirmiş ve öğrenciler arasında dikkat çeken bir seviyeye gelmiştir.
*  *  *
Sevgili okurlar küreye ve kitaba ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz, sırası geldiğinde onlar ortaya çıkacak ve küçük Jean’ın dünyayı değiştiren bir insan olma yolundaki çalışmalarına bazı cevaplar bulmasına, belki de fikirlerinden vazgeçmesine sebep olacaklar. Bekleyelim görelim bakalım neler olacak?
   *  *   *  *
Çok başarılı bir öğrenci olarak parlak bir gelecek vaadetmekte olan küçük Jean piskoposun dikkatini çekmektedir. Piskopos ara sıra Jean’ı yanına çağırarak onunla özel sohbetler yapmakta ve ona özel bazı bilgiler vermektedir. Bu durumu diğer öğrenciler kıskanmakta olsalar da tepki vermekten çekinmektedirler. Onlar da daha çok çalışıp piskoposun gözüne girmek için gayrete gelmekte, böylece bu kilisenin öğrenci yetiştirmedeki başarı oranı hızlı bir yükseliş sergilemektedir. Çok çalışmak başarıyı arttırırsa da Jean da bulunan  algılama ve yorumlama yeteneği çalışmayla kazanılabilecek bir özellik değildir. Öyle ki piskopos İncil’in bazı bölümlerini Jean’ın kendisinden daha doğru yorumladığını gördükçe hayrete düşmekten kendini alamamaktadır. Tabi akıl akıldan üstündür, akıl yaşta değil baştadır. Tecrübe için yaşın ileri olmasının etkisi vardır ama akıl için değil. Bunu iyi bilen piskopos yorumlamakta zorlandığı İncil bölümlerini zaman zaman Jean’a yorumlatarak daha iyi öğrenmektedir. Böylece üst düzey toplantılarda bunları kullanarak yerini pekiştirmekte, çalışkanlığıyla taktir toplamaktadır.
O sene kral tarafından düzenlenecek büyük parlamento toplantısına piskopos Jean’ı götürmeye karar verir. Jean bu duruma sevinir, büyük bir merakla toplantı gününü bekler. Nihayet toplantı günü gelmiş ve piskopos Jean’ı yanına alarak yola çıkmıştır. Sarayın büyük toplantı salonunda her kesimden temsilcilerden oluşan parlamento toplanmıştır. Toplantı başlamadan önce parlamento üyeleri farklı köşelerde kendi aralarında görüşmeler yapmaktadırlar. Burjuva kesimin temsilcileri din adamlarına toplumda ekonomik sıkıntılar sebebiyle bazı itirazların yükselmeye başladığını, bunun engellenmesi için halka hitaben yapılan vaazların etkisinden faydanılması gerektiğini söylerler. Din adamları da bu teklifi uygun bulmuşlardır. Yeter ki kendi maaşlarına zam yapılsın ekonomik sıkıntılar onları etkilemesin.
Kral yardımcılarıyla birlikte gelir, herkes ayakta alkışlarla kralı karşılarlar. Kral yardımcılarının sırayla yaptıkları konuşmalarda ekonomik sıkıntılardan bahsedilir. Vergilerin arttırılması gerektiği belirtilir. Burjuva temsilcileri vergi zamlarının düşük tutulmasını istediklerini belirtirler. İşçi ve köylü temsilcileri yetiştirdikleri tarım ürünlerinin fiyatları ve çalışma ücretlerinin arttırılması gerektiğini söylerler. Toplantı buna benzer teklif ve görüşlerin ileri sürüldüğü konuşmalarla devam eder. Bütün bunları dinleyen Jean sıkıntı çekenlerin aslında köylü ve işçi kesimi olduğunun farkındadır. Zira babası da aynı sıkıntılar içinde ölmüştür. Birkaç saatlik konuşmadan sonra kral konuşmaya başlar. Heyetlerin tekliflerini dikkate alarak sıkıntıların giderileceğini bunun için gerekli kanunların yapılacağını, kimsenin tereddüt etmemesi gerektiğini söyler. Sonra her heyetin sıra ile çıkmasını. Önce köylü işçi temsilcilerinin çıkmasını ister. Onlar içleri rahat bir şekilde saraydan çıkarlar. Nasıl olsa kralımız bizi düşüneceğini söyledi herhalde sıkıntıya düşürmez diye aralarında konuşurlar. Onlar çıkar çıkmaz burjuva temsilcileri din adamlarıyla yaptıkları konuşmadan krala bahsederek toplantının kalan heyetlerle kısa bir süre devam etmesini isterler. Kral önce parlamento temsilcilerinin eksik olmasından dolayı tepki verse de sonra bu teklifi kabul eder. Taraflar söyleyeceklerini söyledikten sonra kral halkın yani işçi köylü kesimin vaazlarla tepkisiz hale getirilmesi ve burjuvanın kollanması yönündeki kararını açıklar. Jean bu duruma akıl erdirememiş olmasına rağmen sesini çıkarmadan dinlemektedir.

KÜÇÜK JEAN V. BÖLÜM: FİKİRLER OLUŞUYOR 
-V.
Saraydan çıkarlarken küçük Jean etrafı incelemeye başlar. Toplantı salonu çok büyüktür. Çok yüksek bir tavanı vardır. Son derece geniş olan bu salon aynı zamanda şatafatın, gösterişin ve lüksün içinde yüzmenin ne demek olduğunu anlatan bir ruh hali sergilemektedir. Duvarlarda güzelliğin,  lüksün ve israfın göstergesi olan  desenleri bulunan ipek halılara aynı temayı işleyen yağlıboya tablolar eşlik etmektedir. Tabloların çerçeveleri altın işlemeleriyle dikkat çekmektedir. Parlamento üyelerine ikram edilen yemekler ve içecekler, altın, gümüş işlemeli tabaklarla ve bardaklarla ikram edilmiştir. Bu salondaki şatafat köylülerin ve işçilerin içinde bulundukları yaşam şartlarının o denli zıddıdır ki Jean korkudan hiçbir şeye elini sürememiştir. Zira Jean gariban bir aileden gelmektedir.
Piskoposun arkasından bahçeye çıkan Jean, gelirken dikkat etmediği bahçeye de gözatmaktan kendini alamaz. Bahçede daha önce görmediği birtakım küçük ağaçlar, her yerde rastlanmayan çiçekler ve bitkiler görmüştür. Bunlarla süslenmiş olan bahçe her ne kadar gezenin içine bir rahatlama, sükunet hissi verse de Jean bu şatafattan sadece rahatsız olmuştur. Bahçeden çıkmadan önce son bir kez saraya bakan Jean bu büyük şatafatlı binanın güzel görüntüsünden adeta irkilmiş ve buradan bir an önce uzaklaşmaktan başka bir şey düşünememiştir.
Piskoposla birlikte Kardinal ve diğer piskoposlar ve din adamlarının saray çıkışında toplandıkları büyük bir kiliseye gitmek üzere atlı arabalarla yol alırlar. Oraya  geldiklerinde buranın da sarayın biraz küçük versiyonunu andırdığını gören Jean yine gösteriş ve şatafatın verdiği rahatsızlığı hisseder. Büyük ve kalabalık dini toplantıların yapıldığı bir salona girerler. Salonda muntazam bir şekilde dizilmiş bulunan tahta sıralara otururlar. Bu sıralar basit değildir. Kendi kiliselerindekilerden daha kaliteli tahtalardan yapılmış bu sıraların daha lüks ve pahalı olduğu aşikardır. Buranın görevlisi olan Kardinal  işlemeleriyle dikkat çeken gösterişli yüksekçe bir  kürsüye çıkarak konuşmaya başlar:
‘Aziz din kardeşlerim! Parlamento toplantısında alınan karar gereği yapılacak vaazların nasıl olması gerektiği ve bölge papazlarına iletilmesi gerekenleri konuşacağız. Halka yapılacak vaazlarda papazlara: İsa Mesih’in son derece fakir ve mütevazi bir yaşantısı olduğu, toprak üzerinde yattığı, çoğu zaman aç gezdiği, başının altına koyacak bir yastığı bile olmadığı, bir kerpici başına yastık yaptığı, her zaman sabır ve şükür içinde yaşadığı, lükse tamah etmekten uzak olduğu gibi konular vaazların ana konuları olacak ve bunlar halka genişletilerek örneklerle papazlar tarafından anlatılacaktır.
Konuşmaların yapılmasında verilecek örnekler  hakkında karşılıklı bilgi alış-verişinden sonra buradaki toplantı sona erer.
Atlı arabayla kendi kiliselerinin bulunduğu şehre dönerken Jean’ı derin düşünceler kaplamıştır.
Saray ahalisi lüks içinde, din adamları lüks içinde ve muhtemelen burjuvayı oluşturan asiller, iş adamlarıyla tüccarlar da aynı şekilde… Halk ise İsa Mesih gibi fukara bir yaşantıya mahkum. Neden diğerleri de halk ile eşit olmak istemiyor? Halk gibi olmak istemediklerini bu kadar rahat ve aşikar dile getirebiliyorlar. İsa Mesih sadece gariban halka mı hitap ediyordu? Onun gibi olmak zorunda olanlar sadece işçiler ve köylüler miydi? İsa Mesih’i kullanarak garip halkı niçin sefalete razı olmaya yönlendireceğiz? Bu kutsal kitabın emri midir? Yoksa kutsal kitap  birilerinin işine geldiği gibi mi yorumlanıyor? Böyle bir şey olamaz,  dedi Jean kendi kendine.  Birden korku ile sıçrayarak irkildi.
‘Neler düşünüyorsun Jean? Diyen piskoposun sesiydi onu birden heyecanlandıran. Jean, sakin olmaya çalışarak:
‘Sarayın ihtişamı ile Kardinal’in konuşmalarını düşünüyorum efendim, diyebildi Jean.
‘Aferim evlat! Yavaş yavaş nasıl bir din adamı olman gerektiğini öğreniyorsun. Sen de toplumun bu ileri gelen sınıfları arasında yer alacaksın önümüzdeki yıllarda.’. 
Jean, yol boyunca derin derin düşünmeye devam etti.Babasının yeterli beslenememekten hatta açlıktan solmuş yüzü geldi gözünün önüne. Köydeki annesinin zayıflıktan kendisini yeteri kadar emziremediğini anlatmışlardı ona. Bembeyaz bir yüzü vardı. Açlıktan mı başka sebepten mi böyleydi  bilemiyordu. En son evden ayrılırken görmüştü.Saçlarına yer yer ak düşmüş, elleri, parmakları soğuk günlerde ısınamamaktan ya da çok çalışmaktan çizgi çizgi çatlamıştı. Sonra annesinin kendisine gülümsediğini gördü. Çocuğunu avutmak için zorlamalı bir gülüş müydü yoksa içten samimi bir gülüş müydü ayırdına varamamıştı yıllarca. Şimdi bunları ayırt edebilecek olgunluğa erişmiş olmasına rağmen o zamanlar bu mümkün değildi. Muhtemelen içindeki acılarını yüzündeki gülüşle çocuğuna yansıtan bir anneydi. Amcası ve diğer dışarıda çalışan köylüleri de farklı değildi. Hepsinin yüzleri solgun, güneşte çalışanların koyulaşmış tenlerini, çatlamış ellerini hatırladı.
Peki bu piskopos ve kardinaller ile din adamları nasıl oluyor da kırmızı yanaklı ve parlak yüzlü kalabiliyorlardı. Halkın çektiği çileleri çekmeyen bir sınıfın ne halk gibi görünmesi ne de onları anlaması mümkün olabilir miydi? Kral ve yardımcıları genelde daha şişman, yüzleri dolgun ve yanakları kırmızı, saçları daha gür ve parlak olabiliyordu? Bunların hepsinin cevabı belliydi.
KÜÇÜK JEAN BÖLÜM VI.

Jean, karar verdi, kendi kendine dedi ki:
‘Ben bunlar gibi olamam. Ne kral ne de bu din adamları gibi olmayacağım. Halkın en alt tabakasının da bunlar tarafından suistimal edilmesine de izin vermeyeceğim…’
Bunu nasıl başaracağını bilmiyordu. Ama bunun bir yolunu bulabileceğini biliyor,  inanıyordu. Ne pahasına olursa olsun bunu yapmalıydı. Yapacaktı.
Düşündü, düşündü! İsa Mesih ve öğretisini çok iyi  öğrenmeli ve bu adamlara da öğretmeliydi. İsa Mesih sadece halkın tepkisizleştirilmesinin aracı olarak kullanılmamalıydı. Birilerini yönlendirmek için değil. Herkes onun öğretisine uymalıydı. Şimdilik bulabildiği çözüm yolu buydu. İlerleyen süreçte daha etkili yollar bulacağını biliyordu.
* * *
(Avukatlık büromda yazmaya devam ediyorum. Hafta sonları biraz daha rahat bu yazılarımı yazabildiğimi de itiraf etmeliyim. Hafta için gelen giden olduğundan sık sık bölünen yazma çalışmalarım aksıyor. Bu işler ne benim zannettiğin kadar kolay ne de uzaktan göründüğü kadar… Bütün vaktimi bir yazar olmak ve güzel şeyler yazmak için ayıracağım günlerin özlemini çekiyorum. Ne zaman olur bu? Onu da bilemiyorum. Yalnız benim yazarlıktan anladığım ‘sanat toplum içindir’ ilkesini benimsemek istediğim ve şimdiye kadar bu yönde hareket ettiğimdir. Bunu başaracağıma inanıyorum. Pek fazla okuyucu yorumu gelmese de en azından gazetede yayınlanan yazılarımın okunma oranları beni ümitlendiriyor. Biraz da yorumlar olsa –olumlu veya olumsuz- çok daha iyi olur. Yazmazsam gördüğüm aksaklıkları ve düşüncelerimi sizlere aktaramam. İyi biliyorum ki okumak dolmak, yazmakta boşalmaktır. Beynimi kemiren düşünceleri sizlere ancak bu şekilde aktarabiliyorum. Aktarmam gerektiğine inanıyorum.)
* * *
Jean, piskopos ile birlikte öğrenim gördüğü kiliseye gelmiştir.
KÜÇÜK JEAN VII.
-VII.

Köylüler, işçiler ve fakirlerin oluşturduğu halkın alt tabakasından oluşan sınıfın içinde yer alan insanlar telaşlı, farklı bir çalışma içindeydiler. Tamamına yakın bir kısmı tarlalarda bahçelerde önceden bildikleri bir otun köklerini topluyorlardı. Bu kökler köylerde belirledikleri bazı kişilerin evlerinde toplanıyor ezilerek büyük kapların içinde suyla karıştırılarak boyalı suya dönüştürülüyordu. Bu aceleci çalışmalarını normal işlerinin dışındaki zamanlarında yapmak zorundaydılar. Halk büyük bir efor harcamak zorunda kalıyordu. Yorgun argın evlerine döndükleri zaman yüzlerinde mutluluk tebessümleri ile rahat bir uykuya dalıyorlardı. Bu durum bir haftaya yakın sürmüş ve hedeflerine ulaşmışlardı. İşlem tamamdı.
Parlamento toplantısına katılan işçi, köylü temsilcilerinin her biri için tek düze bir yelek hazırlamakla meşguldüler. Karar almışlardı bu sınıf hep birlikte parlamentoya aynı renk bir yelek giymiş olarak katılacak ve kendilerine yapılan haksızlıklara tepkilerini ortaya koyacaklardı. Hazırlanan yelekler bu sularla oluşturulan boyalarla boyanacaktı. Birkaç gün içinde hepsinin yelekleri sarıya boyanmış olarak ortaya çıktıklarında gerçekten dikkati çekiyor, bu farklı aynı renge boyanmış yelekleriyle, özellikle bir araya geldikleri zaman toplumun tamamı gözlerini onlardan ayıramıyordu.
Sarı yelekleriyle yolda yürüdükleri zaman, sanki herkes bize baksın biz buradayız, biz halkın alt tabakasını temsil ediyoruz, fakirlere haksızlık yapıldı, bu haksızlıkları protesto ediyoruz mesajını çok kuvvetli bir şekilde hissettiriyorlardı.
Nihayet kralın apar topar parlamentoyu toplama kararından on beş yirmi gün sonra toplantı günü geldi çattı.
Soylular ve zenginlerin oluşturduğu  en üst sınıf temsilcileri, din adamlarının oluşturduğu sınıfın temsilcileri saraya ilk gelenlerdi. Son olarak işçi-köylü sınıf temsilcileri saraya geldiler. Onlar saraya geldikleri zaman diğer parlamento üyelerinin adeta dilleri tutulmuş bir vaziyet almışlar ve hepsi de gözlerini bu sarı yeleklilerden uzunca bir süre ayıramamışlardı. Toplantının yapılacağı büyük salonda bütün sınıfların temsilcileri ayrı ayrı gruplar halinde yerlerini aldılar. İlk kez din adamları dışında bir sınıf tek tip bir giysi ile parlamentoya katılıyordu. Bir süre sonra kral ve yardımcıları da toplantı salonuna teşrif ettiler. Salona girişlerinden itibaren onlar da bu alt sınıfın sarı yeleklerinden dolayı gözlerini onlardan ayıramamışlardı.
Kral ve yardımcıları kendileri için oluşturulmuş yüksek kürsünün arkasında bir odaya girdiler. Birkaç dakika aralarında konuştuktan sonra yerlerine geldiler. Kral yardımcılarından birisi konuşmaya başladı:.
‘İşçi-köylü temsilcileri neden böyle sarı bir yelek giymiş olarak parlamentoya katıldılar?’ Bu soruya işçi-köylü temsilcilerin sözcüsü cevap verdi:
‘Geçen toplantıda bize verilen sözlerin tutulmamış olmasından dolayı üzüntülerimizi ifade etmek için, hani ücretlerde artış yapılacak ve işçi-köylüler sıkıntı içinde bırakılmayacaktı, yapılan uygulamalardan haberiniz mi yok? Yoksa biz mi yanlış anladık?…’ Kralın yardımcısı cevap verdi:
‘Alınan kararların hepsi yazılmıştır. Bu kadar kısa bir süre içinde uygulanamamış olabilir, merak etmeyin hepsi en kısa zamanda hayata geçecektir.’
‘Bizler temsil ettiğimiz insanların sıkıntılarının bir an önce giderilmesini istemekte haklıyız, temsilciler olarak bizler sabredebiliriz, sabredemeyecek kadar mağdur olanların haklarını dile getirmek zorundayız.’
Biraz sonra kral konuşmaya başladı:
‘Ben Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak konuşuyorum. Bugünkü toplantıda sizin mesajınız anlaşılmıştır. Bunları istişare ettikten sonra tekrar toplantı günü belirleyeceğim. Şimdi toplantı bitmiştir. İşçi-köylü temsilcileri baştan olmak üzere çıkabilirsiniz.‘
Sarı yelekliler yavaş yavaş çıkmaya başladılar. Toplantının bu kadar kısa sürmesi sarı yeleklerin etkisinin ne kadar güçlü olduğunu göstermişti. Onların çıkışı tamamlandıktan sonra kral diğerlerine seslendi:
‘Soylular ile din adamları kalsınlar birkaç sözüm olacak.’


(Devam edecek)
 
 
 

 
 

Anahtar Kelimeler : Muhammed EMİN HEKİMHAN,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/22%20%C5%9Eubat%20Cuma-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı