29 Mayıs 2019 13:40
-A +A
Göksel Kara

Göksel Kara

Mutluluk Şirketi!

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Cennet gibi bir köyde doğdum ben. Su sesi, kuş cıvıltılarına karışır; insanlar umuda uyanırlardı. Sayılamayacak kadar çok ağacımız, ağaçları evi bellemiş şarkıcı kuşlarımız, kısacık hayatlarını mutluluk içinde tüketen kelebeklerimiz vardı.
Önce, siyah arabaları, siyah arabalarında onlarca korumalarıyla geldiler. Maden şirketinden geldiklerini söylediler. Ebem, ayran çalkadı, karpuz kesti.
“ Allah’ın emanetleridir.” Dedi.
“Saygıda gusur olmaz.”
Büyük şehirden gelen büyük adamlar, bizlere mutlu bir dünya vaat ettiler.
“ Bizler zaten mutluyuz .”diyen çıkmadı. Onlar konuştular. Biz dinledik. Onlar konuştular. Biz sustuk.
“ Yolu genişletiyoruz, size mutluluk getireceğiz. “dediler.
Bir kaç gün sonra, kocaman ağızları olan, kocaman canavarlarla daldılar ormanlarımıza.
“Bizim yolumuz bize yetmekteydi, kesmeyin ormanlarımızı .” diyemedik. Sustuk.
Sonra Çamlılıtepe’ye saldırdılar. Birkaç gün sonra, Çamlıtepe, cansız tepeye dönüşüverdi. Kocaman dağ, kocaman canavarların dişlerinin arasında sessizce can vermişti. Bizler, dağımızın ağıtını yüreğimizde duysak da susmuştuk. Cansız tepenin altının, madenle dolu olduğunu öğrendik. O maden oradan çıkarılacak ve madenin parasıyla hepimize mutluluk satın alınacaktı.
“Biz mutluyuz !” diyemedik. Sustuk.
Topal Talip’le Satılmışın Iramazan ‘ ı bekçi tuttular maden ocağına. Köylünün ocağa giriş çıkışını yasakladılar. Biz köylüler ,“ Bu topraklar bize dedemizden kaldıydı. Giriş çıkışımızı nasıl yasaklarsınız !” diyemedik. Sustuk.
Bir süre sonra, bir zamanlar içinde balıkların yüzdüğü, kenarında oyunlar oynadığımız dereden kötü kokular gelmeye başladı. Bizim yakalamaya kıyamadığımız balıklar, suyun yüzünde cansız süzülüyorlardı. Dere, çamur renginde akıyor, balıklar ölüyor, ağaçlar ölüyordu. Otlar, çiçekler, börtü böcek ölüyordu. Biz susuyorduk.
Bize mutluluk getirmelerini bekliyorduk.
Yağmurlar da küsmüştü köyümüze. Eskisi kadar sık uğramıyor, uğradıklarında çok fazla kalmıyorlardı. Havamız kirlenmişti, toprağımız kirlenmişti, içtiğimiz su kirlenmişti. Farkında değildik belki ama biz kirlenmiştik.
Yaylağa giden koyunlar, eskisi gibi neşe içine, koştura koştura dönmüyorlardı köye. Gözlerindeki hüznün nedenini biliyorduk. Birçoğunun yavrusu, doğumdan kısa bir süre sonra ölmüşlerdi. Kimse kuzuların neden öldüğünü bilmiyordu. Kuzularımız, birer ikişer ölüyorlardı. Kuzularının ölümünü gören koyunlar; susuyor, susmayla yüreklerini avutuyorlardı. Biz, susuyorduk.
Önce, Mıstan emmimin haberi geldi. Şehirde ki kocaman kocaman hastanelerin, kocaman kocaman doktorları çare bulamamışlardı, Mıstan emmimin derdine. Çara bulamamışlardı da , “Köye götürün. Bu hasta iflah olmaz. Akciğer kanseri olmuş.” Demişlerdi.
Haber, çığ gibi düşüvermişti evimize. Haber çığ gibi düşmüş, iki oda evimize ateşler düşürmüştü. Çığ, bir evi, bir ocağı yakar mıydı? Bizim evimize düşen çığ, hepimizin yüreğini dağlamıştı.
Ebem, iki gün hiç konuşmadan, yemeden, içmeden, uyumadan ortalarda dönenmiş, haftasına varmadan, canını teslim etmişti. Ölmeden bir iki saat önceki sayıklamalarını duymuştum.
“Mıstan ölecek! Mıstan ölecek !” diyordu, inliyordu.
“ Allah’ım oğlumdan önce al canımı!”
Köylüler;
“ Oğlunun acısına dayanamayacağını bildiğinden erken gitti.” Dediler.
Haftasına kalmadan Kör Salih’in Yanık Fatma’sı, İreceplerin Çapar Nuri’si, ardından bir sürü insan...
Ölüm meleği yol eylemişti köyümüzü. Haftada bir iki kere uğruyor, giderken üç beş canı yanında götürüyordu. Biz susuyorduk. Mutlu olacağımız zamanları bekliyorduk. Aslına bakarsanız, mutluluğun ne olduğunu anımsayan da kalmamıştı. Bizler, mutluluğun ne demek olduğunu çoktan unutmuştuk.
Köyde mutlu insanlar da vardı. Topal Ahmet’le, Satılmış ın Iramazan. Madenden aldıkları maaşla aldıkları arabaları, ellerinde, cep telefonlarının en afilisi, dillerinde madenin nimetleri, patronların yiğitliği...
Köylüyle çok muhatap olmuyorlardı. Kahveye falan çıkmıyorlar, madende çalışan insanlarla arkadaşlık ediyorlardı. Ama çok fazla sürmedi bu, Topal Ahmet’in de kansere yakalandığı haberi yayıldı köye. Köylüler;
“ Vay anasını be! Demek ki Ahmet de hasta olmuş ha !” dediler, şaşırdılar. Şaşırdılar ya çok fazla da durmadılar üzerinde. Köylünün yarısı kanserden ölmüştü zaten.
Şimdi, Ahmet’le ben yan yana iki koğuşta kalıyoruz. Ahmet’in durumu benden biraz ağırca, öksürük sesleri geliyor odasından. Kesik kesik, boğuluyormuş gibi. Bir süre sonra ağzından kan gelmeye, garip garip rüyalar görmeye başlayacak. Sonra mı? Sonrası malum. Diğer köylülere yapıldığı gibi Ahmet’i de köyün cansız tepesindeki mezarlığa gömecekler. Ben, birkaç ay daha dayanacağım belki. Belki de bir kaç gün. Saat, gün, ay, yıl kavramlarını unuttum artık. Sadece aldığım nefesi sayıyorum. Durun durun, kaçıncı nefeste olduğumu unuttum. Yeniden başlayayım...
Köydekiler mi? Onlar hala susuyorlar. Maden şirketinin kendilerine mutluluk getireceği günü bekliyorlar. Mutluluk ne demekse?
Cennet gibi bir köyde doğdum ben. Su sesi, kuş cıvıltılarına karışır; insanlar umuda uyanırlardı. Sayılamayacak kadar çok ağacımız, ağaçları evi bellemiş şarkıcı kuşlarımız, kısacık hayatlarını mutluluk içinde tüketen kelebeklerimiz vardı.
Biz mi?
Biz, yoktuk artık. Sayılacak sayıları tüketmiş, kelebeklerin yanına gitmiştik.
 


Anahtar Kelimeler : Göksel KARA ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Gözün Aydın Kırşehir!

Gözün Aydın Kırşehir!

17:00 27 Kasım 2019
10 Parmağında 10 Marifet!

10 Parmağında 10 Marifet!

14:36 2 Aralık 2019
"Çine" zulayı patlattı!

"Çine" zulayı patlattı!

14:09 21 Kasım 2019
Her yanın hüzün SEYFE!

Her yanın hüzün SEYFE!

12:01 17 Kasım 2019
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/07%20ARALIK%20CUMARTES%C4%B0%20-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı