12 Eylül 2018 16:32
-A +A
Çerkez Bozdağ

Çerkez Bozdağ

PAHA BİÇİLMEZ ELMAS

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

O gün daha ikindi ezanı okunmadığı halde Ankara, gece karanlığına bürünmüştü. Gökteki kapkara bulutlar bütün Ankara’nın üstüne neredeyse gök kubbeyi kaplayan dev bir kalburla durmadan su eliyordu. Ulus’taki bütün ana caddeler sel yatağına dönüşmüştü. Atatürk heykelinin bulunduğu meydanda yem toplayan güvercinler çaresizce sığınacak kovuk arıyordu. Çarşı esnafı ise iş yerlerini su basmaması için çırpınıyordu.
Hacı Bayram Camii’nin bulunduğu tümsekten aşağı sanki coşkun bir ırmak akıyordu. Camiden çıkan yaşlı bir adam, dükkânların çatılarının altına sığına sığına heykel tarafına doğru inmeye çalışıyordu. Zaten güçlükle yürüyen adamın birden ayağı kaydı ve yaşlı adam coşkun bir ırmağı andıran yağmur sularında sürüklenmeye başladı. Adamcağız :”Eyvah, ölümüm böyle mi olacaktı!” diye hayıflandı. Tam o anda bir genç ortaya çıktı ve yaşlı adamı sürüklendiği selden çekip aldı. Onu sırtına alarak yolun karşısındaki küçük lokantaya götürdü.
Lokantada çalışanlar, ihtiyarı hemen bir sandalyeye oturttular. Elektrikli bir cereyan ocağı getirerek onun üstündekileri kurutmaya çalıştılar. İhtiyar adamın takma dişleri durmadan takırdıyor, başta çenesi olmak üzere bütün vücudu titriyordu. İhtiyar, biraz toparlandıktan sonra kendisini selden kurtaran gence minnet dolu gözlerle baktı. 
Karşısındaki genç bir yetmiş boylarında biriydi. İlk dikkati çeken şey ise gencin adeta bir dürbünü andıran kalın mercekli gözlükleriydi. Gencin esmer bir yüzü vardı. Elmacık kemikleri çıkık yanakları, kıvırcık saçlarıyla tam bir uyum içindeydi. İhtiyar adam son anda bir şeyi daha fark etti. Karşısındaki genç, kemikleri sayılacak kadar zayıftı.
-Delikanlı, dedi. Sana bir can borçluyum. Allah senden razı olsun!
Gencin esmer yüzü elma gibi kızarıverdi. Genç, yürek okşayan bir musikiyi andıran sesiyle ona cevap verdi:
-Estağfurullah efendim, ben insanlık görevimi yaptım. Kim olsa aynı şeyi yapardı.Gencin zarafet kokan cevabı ihtiyarın hoşuna gitti.
-Delikanlı, dedi. Benim adım Muhsin, seninki ne?
Genç adam gülümseyerek aynı güzel sesle cevap verdi.
-Yadigâr, efendim, benim adım yadigâr…
-Ne iş yaparsın sen?
-İcra müdür yardımcısıydım efendim, on gün önce istifa ettim. Şimdi de bir şirketle iş görüşmesine gidiyordum. Randevu saatini kaçırdım.
Yaşlı adam iç geçirdi, üzgün bir sesle onun sözüne karşılık verdi:
-Benim yüzümden… İş görüşmesini benim yüzünden kaçırdın.
Yadigâr onun bu sözünden rahatsız oldu.
-Yok, Muhsin amca, dedi. Tam olarak öyle denemez. Zaten yağmur yağıyordu. Otobüsler, dolmuşlar hep dolu geçti. O yüzden geciktim. Siz de bu duruma düşünce “Önce can!” dedim. O iş kısmetimde yoksa ne kadar çırpınırsam çırpınayım, olmaz.
Muhsin Efendi, çok dikkatli bir şekilde Yadigâr’ın yüzünü süzdü.
-Neden bıraktın icra müdür yardımcılığını?
Yadigâr acı bir şekilde gülümsedi.
-Muhsin amca, dedi. Hangi eve ya da işyerine icra için gittiysem ağıtlar, yalvarmalar kılıç olup kalbime saplandı. Pek çok kişinin intizarını aldım. Hele yaşlı bir kadın “Başımı soktuğum kulübemi icra ettiniz, Allah da sizi her iki cihanda mekânsız bıraksın!” diye ağladı. İşte o gün işimden istifa ettim. “Allah, verdiği canı aç bırakmaz.” dedim.
Muhsin Efendi hayranlık dolu bakışlarla Yadigâr’ı dinlerken birden rengi soldu. İhtiyar adam “Aaah!” diye çığlık attı. Sırtını tutarak geriye doğru kasıldı.
-Bu kahrolası ağrı yine geldi, canımı alsa da kurtulsam, dedi.
Yadigâr da lokanta çalışanları da telaşa kapıldılar. Yadigâr, Muhsin Efendi’nin elini tuttu. 
-Amca, ne oldu sana?
Muhsin Efendi zor nefes alıyordu.
-Evladım, dedi. Beni Ankara Tıp Fakültesi’nin Onkoloji Bölümü’ne yetiştirin.
Dışarıda müthiş bir yağmur yağıyordu. Ona rağmen bir taksi çağırdılar. Korkunç acılar içinde çırpınan Muhsin Efendi’yi hemen taksiye attılar. Yadigâr da onun yanına bindi. Yağmurun sel yatağına çevirdiği yoldaki suları yara yara hastaneye ulaştılar. Muhsin Efendi’yi hemen yoğun bakıma aldılar. Yadigâr bütün gece yoğun bakımın kapısında onu bekledi. Ertesi gün saat 14.00 civarında doktor, Yadigâr’ı odasına çağırdı.
-Genç kardeşim, dedi. Hastanız son dönemece girmiş. Kendisi bunu zaten biliyordu. Ağrı kesicilerle onun acılarını dindirmeye çalıştık. Siz oğlu muydunuz?
Yadigâr ne diyeceğini şaşırdı.
-Hayır, dedi. Yolda tesadüf ettim. Kendisiyle yeni tanıştık.
O gün akşam karanlığı bastırdığı sırada Yadigâr’ı Muhsin Efendi ile görüştürdüler. Muhsin Efendi bir defa daha minnetle onun yüzüne baktı. 
-Evladım, dedi. Sen iş aramaktan bir aylığına vazgeç. Benimle ilgilen. Bu bir aylık maaşını her ne kadarsa ben ödeyeyim.
Yadigâr itiraz etti.
-Muhsin amca, ben seninle para için ilgilenmedim. 
-Evladım, iş aramıyor muydun? Al sana iş… Sakın itiraz etmeye kalkma. Senin işe ihtiyacın var, benim de adama…
Yadigâr hiç ses çıkarmadı. Durumu kabullenmekten başka çare bulamadı.
Muhsin Efendi’nin hastanedeki tedavisi tam bir hafta sürdü. Bir hafta boyunca Yadigâr ona hizmet etti. Cuma akşamı saat 17.00 civarında Onkolog Bülent Bey, Muhsin Efendi’nin odasına geldi.
-Muhsin amca, dedi, dünyadaki rızkın henüz kesilmemiş. Şimdilik kefeni yırttın. Ancak bize en az haftada bir defa uğraman gerekir. Hadi geçmiş olsun.
Hastaneden çıkmadan önce Muhsin Efendi, Yadigâr’ı sorguya çekti.
-Evladım, bir haftadır yanımdasın, ağzını hiç bıçak açmadı. Kendinden hiç bahsetmedin. Nerelisin, annen, baban ne iş yapar? Evli misin, bekâr mısın?
-Aslen Mersin’in Erdemli ilçesindenim. Babamı hiç tanımadım. O, askerde şehit düşmüş. Annem de ben üç yaşında iken kanserden ölmüş. Ben yetiştirme yurdunda büyüdüm.
-En son hangi okulu bitirdin?
-Gazi Üniversitesi’nde iktisat okudum. Askerliği yapıp döndükten sonra da icra memuru olmuştum. Sekiz aylık bir çalışmadan sonra istifa ettim. Şimdi de kurumsal bir şirketin muhasebe işi için mülakata gidecektim. Fakat olmadı. Sizi evinize götürdükten sonra yeniden iş arayacağım.
Muhsin Efendi bütün içtenliğiyle tebessüm etti.
-Dur bakalım, dedi. Gün doğmadan neler doğar. Çiğ yumurtaya can veren Allah sana da bir rızk kapısı açar inşallah!
Yadigâr gülümseyerek boynunu büktü.
-İnşallah, efendim!
Muhsin Efendi hastaneden ayrılırken Yadigâr’dan cep telefonunu istedi. Ezberindeki bir telefonu tuşladı. Karşıdaki sesi alınca “Hayri, dedi. Sana tertemiz bir genç gönderiyorum. Ona uygun bir iş verirsen sevinirim. Karşıdaki ses cevap verdi:
-Derhal efendim…
Muhsin Efendi taksiye binmeden önce Yadigâr’a sımsıkı, sımsıcacık bir şekilde sarıldı. Onun yanaklarını öptü. Yadigâr ilk defa baba kokusunu andıran bir koku, bir sıcaklık hissetti. Muhsin Efendi çok içten bir sesle ona seslendi,
-Evladım, sen herkesin çok isteyip de olamadığı bir iyilik timsalisin. Zaten şehit çocuğu imişsin. Yarın sabah şimdi aradığım telefon numarasını ara, adresi al ve oraya git. Hayri Bey büyük bir ihtimalle bu ihtiyar fakirin ricasını kırmayacaktır.
Gittiği iş kapılarından kovulmaya alışık olan Yadigâr, Muhsin Efendi’nin elini öptü. 
-Çok teşekkür ederim Muhsin amca. Senin için dua edeceğim.
Ertesi sabah organize sanayi bölgesine giden Yadigâr, hiç beklemediği bir iltifatla karşılandı. Dolgun bir maaşla hemen muhasebe işine başladı. Bir ev tutarak maliye lojmanındaki kırık dökük eşyalarını oraya taşıdı.
Yadigâr işe alınırken Hayri Bey ona iki aylık bir deneme süresinden bahsetmişti. Yadigâr bütün dikkatini işine vererek var gücüyle çalışmaya başladı. Tıpkı yurtta, okulda ve icra müdürlüğünde olduğu gibi orada da herkesle uyum içindeydi. Beyefendiliği, kibarlığı ve dürüstlüğü ile çalıştığı iş yerinin bir numaralı gündemi durumuna geldi.
Yadigâr işe başlayalı bir ay olmuştu. Elemanlardan biri gelerek Hayri Bey’in onu çağırdığını söyledi. Elindeki işi bırakarak Hayri Bey’in odasına gitti. Odanın kapısını çalıp içeri girdiği an gözleri fal taşı gibi açıldı. Hayri Bey’in masasının yanındaki koltukta o çok sevdiği hatta birkaç defa rüyasına giren Muhsin Efendi oturuyordu. Onu görünce Hayri Bey’in o saygıdan çok korku uyandıran otoritesini unutuverdi. Koşup ihtiyarın ellerine sarıldı.
-Muhsin amca, canım benim! Bir daha seni görememekten korkuyordum.
Yadigâr tuttuğu iki eli de birkaç defa öptü. Muhsin Efendi’nin gözleri doldu. Aksakalına doğru birkaç damla yaş süzüldü.
-Evladım, dedi. Allah herkese senin gibi iyi evlat nasip etsin!
-Nasılsınız amcacığım, sağlığınız iyi mi?
-Allah’ın bu gününe şükür, kilometrenin dolmasını bekliyorum.
-Allah esirgesin efendim! Sizi kaybedersem çok üzülürüm. 
-Gönlünü ölümlülere değil, Allah’a bağla evladım. Bu fani dünyada hepimiz misafiriz.
-Elbet de efendim. Ancak insan çok sevdiği birini kaybedince kendisini yarım hissediyor.
Hayri Bey gülümsedi. Yadigâr o çatık kaşlı patronunu ilk defa gülümserken görüyordu.
-Çocuk biz seni dilsiz sanıyorduk. Bayağı konuşkan biri imişsin. Konuşman için ille Muhsin Efendi’nin gelmesi mi gerekiyordu?
Muhsin Efendi lafı değiştirdi.
-Evladım, Hayri Bey seni öve öve göklere çıkardı. Çok çalışkan, saygılı ve dürüst biri olduğunu söyledi. İşe başladığın günden beri hiç geç gelmemişsin, işi hiç kaytarmamışsın. Seni tebrik ederim.
Yadigâr gururla başını kaldırdı.
-Efendim, ben şehit çocuğuyum. Hile yapıp da babamın kemiklerini sızlatamam.
-Seninle gurur duyuyorum Yadigâr. Beni dostlarıma mahcup etmedin. Ben Hayri Bey’den iki gün izin aldım. Seni bizim fakirhaneye götüreceğim. Misafirim olacaksın. Sana bir de hediye vermeyi düşünüyorum.
-Efendim, sizi rahatsız etmesem… İş bulmama vesile olarak bana hediyelerin en büyüğünü verdiniz.
-Yooo! Hediyelerin en büyüğü evde… Sana yolda anlatırım hediyenin ne olduğunu. Hayri Bey, izin verirsen biz çıkalım. 
Hayri Bey ayağa kalkıp önünü ilikledi. Saygıyla Muhsin Efendi’nin elini sıktı.
-İzin de ne demek efendim? Yadigâr istediğiniz kadar sizinle kalabilir. Şirketin arabası sizi evinize bıraksın.
Muhsin Efendi ile Yadigâr arabada giderken baba ile oğul gibi birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Muhsin Efendi ona bir şeyler açıklamak istiyordu.
-Yadigâr, dedi. Bende paha biçilmez bir elmas var. Onu sana vereceğim. Ama bana söz ver, onu kendi canın gibi koruyacaksın. Onun ne kadar kıymetli olduğunu zamanla anlayacaksın.
-Fakat efendim, ben öylesine pahalı bir hediyeyi kabul edemem.
-Edeceksin. Sana bir can borcum var. Bana şeref sözü ver o hediyeyi kabul edeceğine dair.
-Fakat efendim…
-Söz ver, diyorum, şeref ve namus sözü! Yoksa ben bu dünyadan kalbim kırık bir şekilde ayrılacağım. O paha biçilmez elması kabul edeceksin ve onu ömür boyu Muhsin amcanın emaneti olarak koruyacaksın. Yoksa gözlerim açık gider.
Yadigâr darlandı, tereddütler geçirdi, ne yapacağını şaşırdı. Muhsin Efendi’nin yüzüne baktı. İhtiyar adam ağlıyordu.
-Evladım, dedi Muhsin Efendi. Ben kanser olduğum günden beri o elması emanet edebileceğim dürüst bir insan arıyorum. Ne olur, kabul et. 
-Peki, efendim. Kabul ediyorum.
-Fakat sonradan vazgeçmek yok…
-Yok, efendim, sizi memnun etmek için canımı bile veririm.
Şoförün kullandığı araba İncek’te, bir bahçe içindeki villanın önünde durdu. Otomobilden indiler. Muhsin Efendi, yüksek bahçe duvarının girişindeki dev çelik kapının üstündeki elektronik kilidin numaralı bölümdeki şifreyi tuşladı. Kapı açıldı, içeri girdiler. Bahçe cennet gibiydi. Ağaçlar, rengârenk çiçekler, içinde ördek yüzen küçük havuz...Orası bir masal bahçesini andırıyordu. Villanın kapısında bekleyen genç hizmetçi “Hoş geldiniz efendim.” diyerek onları içeri aldı. Muhsin Efendi hizmetçi kızın yüzüne baktı.
-Küçük hanım evde mi?
-Evde efendim. Talimatınız üzerine istediğiniz gibi hazırlandı ve salonda sizi bekliyor.
Muhsin Efendi ile Yadigâr salona girdiler. Tekerlekli sandalyede bir bayan oturuyordu. Sol gözünde siyah, meşin bir bandaj vardı. Sırtında büyük bir kambur bulunuyordu. Yüzündeki tırnak çizikleri insanın gözünü tırmalıyordu. Kısaca o bayanın her yeri tel tel dökülüyordu. Tekerlekli sandalyedeki bayan konuşunca kekeme olduğu da anlaşıldı.
-Ho.. ho.. hoş ge.. ge..geldiniz ba..ba…
Muhsin Efendi duygu dolu bir sesle cevap verdi:
-Hoş bulduk Elmas’ım…
Yafdigâr’ın tüyleri diken diken oldu.
-Elmas’ım mı? Yoksa sözünü ettiğiniz elmas bu mu?
Muhsin Efendi gülümsedi.
-Evet, evladım, sana sözünü ettiğim paha biçilmez elmas, bu Elmas…
Yadigâr kurşun yemişe döndü.
-Fakat nasıl olur? Siz bana böyle bir kızınız olduğundan hiç bahsetmediniz “Paha biçilmez bir elmas…” dediniz.
-Evet, evladım, benim paha biçilmez elmasım bu Elmas, yani kızım. Onu kabul edeceğine dair namus ve şeref sözü vermiştin. Ben bir babayım. Yakında öleceğim ve kızımı tertemiz bir insanla baş göz etmek istiyorum. Her kız, babası için bir elmas kadar kıymetli değil mi?
Yadigâr iliklerine kadar titredi.
-Siz beni kandırdınız Muhsin amca. Açıkça “Sakat bir kızım var, onunla evlenir misin?” diyebilirdiniz.
-Seni bir sınavdan geçirmek istedim. Eğer verdiğin sözü tutmayacaksan hemen çekip gidebilirsin. 
- Muhsin amca, sana verilmiş bir namus ve şeref sözüm var. Ben verdiğim sözden asla dönemem. Belki hakkımda hayırlı olan da budur. Tamam, bu dünyam çile üstüne kurulmuş ama öte dünyamı aydınlatmak uğruna kızınızla evleneceğim.
-Yadigâr, kızımın sakat biri olduğunu gördün. Hâlâ sözünden cayabilirsin.
-Ben son sözümü söyledim efendim. Boşa aklımı çelmeye kalkmayın.
Muhsin Efendi’nin gözleri parladı. 
-Biliyordum evladım, dedi. Sana güvenebileceğimi biliyordum. İnan, Elmas’ımla evlendiğine hiç pişman olmayacaksın. Benim günlerim sayılı, hemen düğün hazırlıklarına başlayalım.
Kısa sürede düğün hazırlıkları başladı. Muhsin Efendi düğünle ilgili hiçbir masraftan kaçınmadı. Düğünle ilgili her işi kendi adamları yürüttü. Yadigâr ise hayatından bezgin bir halde göz ucuyla yapılan hazırlıkları seyrediyor, bir yanda da şirketteki işine gidip geliyordu. On gün içinde bütün hazırlıklar tamamlandı. Yadigâr düğün izni istemek için Hayri Bey’in katına çıktı. Hayri Bey onun yüzüne soğuk soğuk baktı.
-Bugün olmaz, dedi. Yönetim kurulu başkanımız toplantı yapacak. Yarından itibaren bir hafta izinlisin.
-Fakat Hayri Bey…
Hayri Bey’in aksiliği üstündeydi. Yadigâr’a var gücüyle bağırdı.
-Çık dışarı! Bugün toplantı var, dedim sana! Saat 14.00’da seni salonun en ön sırasında hazır bulmak istiyorum.
Yadigâr’ın yapacağı bir şey yoktu. Süngüsü düşmüş bir şekilde kendi odasına döndü.
Saat 14.00’da bütün çalışanlar toplantı salonundaydı. Yadigâr herkesin kendisini izlediği duygusuna kapıldı. Salondakileri şöyle bir süzdü: Evet, evet… Herkes kendisine bakıyordu. Salonda sadece Hayri Bey eksikti. Beş on dakika sonra Hayri Bey, yanında dünyalar güzeli bir genç kızla çıkageldi. Herkes ayağa kalktı. Genç kız bütün çalışanları tek tek süzdü.
-Merhaba arkadaşlar, dedi. Yarından itibaren on beş gün kadar sizlerden uzak kalacağım. Bu süre içinde bütün işlerin baş sorumlusu genel müdürümüz Hayri Bey olacak. Aranızda olmadığım sürede aynı hız ve azimle çalışacağınıza eminim. Ben on beş günlük çalışma planını sayın genel müdürümüze sundum. Sözü fazla uzatmayacağım.
Genç kız sözünü tam bitirmişti ki onun yüreklere yanardağlar düşüren güzel gözleri Yadigâr’a takıldı.
-Siz yenisiniz galiba?
Yadigâr ayağa kalkıp bir asker disiplini içinde cevap verdi:
-Evet, efendim, yeniyim.
-Sizi kim aldı işe?
Yadigâr tedirgin bir sesle cevap verdi:
-Şey efendim, Hayri Bey aldı.
Genç kız öfkeli bir şekilde Hayri Bey’e baktı.
-Hayri Bey, benim haberim olmadan nasıl oldu bu iş?
Hayri Bey gayet rahattı.
-Sayın başkanım, bu gencin işe girişi, bizim fakir Muhsin Efendi’nin tasarrufu.
Genç kız gülümsedi. 
-Ha, Muhsin Efendi istediyse akan sular durur.
-Adınız ne sizin? 
-Yadigâr, efendim…
-Adınız güzelmiş. İnşallah huyunuz ve işiniz de aynı güzellikte olur!
-İnşallah, efendim…
Düğün günü gelip çatmıştı. Hayri Bey, Yadigâr’ın yanına muhasebe müdürünü katarak onu alışverişe gönderdi. Yadigâr’a çok güzel ve çok pahalı bir damatlık alındı. O, böyle pahalı şeylere hiç değer vermezdi. Damatlık hazır olduktan sonra muhasebe müdürü onu çok lüks bir berbere götürdü. Yadigâr damatlık tıraşını da olduktan sonra ona damatlığını giydirdi ve onu alıp düğün salonuna götürdü. Düğün salonunda her şey hazırdı. Herkes onu bekliyordu. Yadigâr’la muhasebe müdürü salona girince bir alkış tufanı koptu. Yadigâr şaşkın bakışlarla herkesi şöyle bir süzdü. Sonunda gözü geline takıldı. Gelin, yüzü kapalı bir şekilde nikâh masasının yanında duran tekerlekli sandalyede oturuyordu. Yadigâr da geçip gelinin yanındaki boş koltuğa oturdu. 
Biraz sonra nikâh memuru, Hayri Bey, Muhsin Efendi ve Yadigâr’ın “Ali Baba” dediği yetiştirme yurdu müdürü çıkıp geldiler. Yadigâr baba bildiği yurt müdürünü görünce heyecanla ayağa kalktı. Gidip onun elini öptü.
-Ali Baba, hoş geldin! Nasıl haberin oldu düğünümden?
-Muhsin Efendi söyledi. Kendisiyle yıllardır tanışırız. Kendisi çok yakın bir can dostumdur. Bizim yetiştirme yurduna da her sene çok büyük maddî yardımı olur. Kızı Elmas’ı da çocukluğundan beri tanırım. Hadi bakalım kaderde senin nikâh şahidin olmak da varmış. Hayri Bey de gelin hanımın şahidi olacak.
Nikâh işlemi başladı. Gelin, nikâh memurunun “Yadigâr Cevizci’yi eş olarak kabul ediyor musun?” sorusuna hiç kekelemeden “Evet.” cevabını verdi. Nikâh memuru, Yadigâr’a da aynı soruyu sorup “Evet.” cevabını aldıktan sonra nikâh cüzdanını geline uzattı.
Gelin tekerlekli sandalyeden kalkarak nikâh cüzdanını aldı. Yan tarafa dönüp büyük bir şaşkınlık içinde kendisini izleyen Yadigâr’ın elinden tutarak onu ayağa kaldırdı ve yüzündeki duvağı açtı. Olacak şey miydi? Karşısındaki kız, bir gün önce toplantıda karşılaştığı yönetim kurulu başkanıydı. Şimdi kekeleme sırası Yadigâr’daydı:
-Fa.. fa… fakat… Si… si… siz…
-Ben ya güzel yürekli insan… Kader alnıma seni yazmış. Allah’ım ikimize de iki cihan saadeti versin.
-Âmin… 
Muhsin Efendi düğünden sonra bir ay daha yaşadı. Ruhunu teslim ettiğinde yüzünde görevini yapmış bir babanın huzuru ve mutluluğu vardı.
Yadigâr’la Elmas mı? Onlar birer iyilik meleği olarak kendi çocuklarına, dedeleri Muhsin Efendi’nin insanlara yaptığı iyilikleri anlatıyorlar ve onun çizdiği yolda var güçleriyle yürümeye devam ediyorlar.
 (KIYŞAD Üyesi)
 


Anahtar Kelimeler : ÇERKEZ BOZDAĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/17%20Kas%C4%B1m%20%C3%87%C4%B1nar-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı