20 Mayıs 2019 12:18
-A +A
Çerkez Bozdağ

Çerkez Bozdağ

Su Leyla, Leyla

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

Hakan Karaçınar, hali vakti yerinde bir esnaf çocuğu idi. O da diğer iki ağabeyi gibi hem teknik liseye gitmiş hem de sanayide çalışarak yaptığı işin bütün inceliklerini öğrenmişti. Ağabeyleri Sadık da Muharrem de lise bittikten sonra okumamışlar, Sadık camcılık işinde, Muharrem ise su tesisatçılığı işinde Konya’nın en başa güreşen, en iyi iş yapan esnafları arasına girmişlerdi. Hakan ise baba mesleği mobilyacılığı ilerletmek için İstanbul’da mobilyacılık üzerine yüksek teknik eğitim almıştı.
Hakan iki yıl bir teknik lisede öğretmen olarak çalışmış, sonra da babasının sanayideki küçük dükkânını devasa bir atölyeye çevirerek Konya’nın en seçkin, en aranan mobilyacıları arasına girmişti. İşten başını kaşıyacak vakit bulamıyordu. Yaşı yirmi sekiz olmuştu fakat hâlâ bekârdı. Ailesinin gösterdiği hiçbir kızı beğenmiyordu. Annesi onun bu kız beğenmez tutumuna çok kızıyordu. “Benim aptal oğlum, efsanelerdeki gibi, gökten bir peri kızı inmesini mi bekliyor!” diye hayıflanıyordu.
Aslında babası Hilmi Usta’nın da anası Rukiye Hanım’ın da bilmedikleri bir şey vardı: Hakan ta teknik lisenin onuncu sınıfından beri kör kütük âşıktı. Lise yıllarından kalan utangaç oğlan çocuğu alışkanlığını bir türlü üstünden atamayan Hakan, derdini kimselere diyemiyordu.
Teknik lisenin onuncu sınıfındayken azı dişinin biri apse yapan Hakan, Konya’nın en iyi diş hekimlerinden biri olan Aslan Bey’e muayene olmaya gitmişti. Aslan Bey’in eşi Bedriye Hanım da tıpkı kocası gibi diş hekimiydi. Karı- koca, Konya’nın en işlek caddelerinin birinde iki katlı, müstakil bir ev almışlar, üst katta ikâmet ediyorlar, alt katta da hastalarına bakıyorlardı.
Hakan ilk defa muayeneye gittiğinde Aslan Bey ona dişindeki apsenin dağılması için bazı ilaçlar vermiş, “Bir hafta sonra gel, dişine dolgu yapıp seni bu ağrılardan kurtaralım.” demişti. Hakan Karaçınar ilaçları aldıkça rahatlamış, bir hafta sonra da dolgu yaptırmak için Aslan Bey’in muayenehanesinin yolunu tutmuştu.
Muayenehaneye varan Hakan, bekleme salonuna girdiği anda yıldırım çarpmışa dönmüştü. Salonun tam giriş kapısının karşısında bir peri kızı oturuyordu. Saçları altın sarısıydı. Gözleri deniz mavisiydi. Yüzü aydan daha aydındı. Hakan’ın aklı başından gitti. Eli ayağına dolaştı. Kalbi küt küt atmaya başladı. Çok ayıp olacağını bildiği halde kendisini o peri kızına bakmaktan alamıyordu. O da ne! Yanlış mı görüyordu? Genç kız kendisine önce gülümsedi, sonra da öpücük attı. O güne kadar sınıfındaki veya mahallesindeki kızlara kafasını kaldırıp bakamayan Hakan, kızın kendisine öpücük atmasından cesaret alarak genç kıza gülümsedi. İki genç birbirine ne kadar öyle bakakaldı, bilinmez. Sonra dişçi odasının kapısı açıldı ve kırklı yaşlarda olduğu tahmin edilen güzel, bakımlı ve beyaz önlüklü bir kadın çıktı. Hakan’ı görünce gülümsedi.
“Hoş geldin delikanlı, dolgu için randevu alan kişi sensin değil mi?”
Hakan cevap vermek istedi, kekeledi.
“E… e… evet, efendim. A.. a… Aslan Bey yok muydu?”
Kadın onun kekeme olduğuna kanaat getirdi.
“Aslan Bey İstanbul’a gitti. Ben eşiyim. Adım Bedriye. Ben de diş hekimiyim. Çürük dişini temizleyip dolguyu ben yapacağım.”
Genç kadın orada bekleyen peri kızına dönüp gülümsedi.
“Leylacığım, anneyi biraz daha bekleyeceksin, benim melek kızım. Şu gencin işini halledeyim, söz verdiğim gibi birlikte çıkarız.”
Genç kız, annesine bütün içtenliği ile gülümsedi. Bedriye Hanım, Hakan’ı yanına alarak muayene odasına geçti. Aslında dişçiden çok korkan Hakan korkuyu filan unuttu.
Bedriye Hanım onun çürük azı dişini temizlerken o, kendi zihniyle konuşuyordu:
“Leyla… Demek adı Leyla… Mecnun’un Leyla’sı… Benden de Mecnun olur mu ki?”
Bedriye Hanım işini ne zaman bitirdi, dişindeki çürükler ne zaman temizlendi, hiç farkında olmadı. Hakan akıl almaz bir duygusallık yaşıyordu. Kendi müzik öğretmeninin o mükemmel güzellikteki sesiyle söylediği “Leyla bir özge candır.” sözlerini kendi iç dünyasında tekrarlayıp durdu. Tam kapıdan çıkarken geriye dönüp Leyla’ya bakmaktan kendini alamadı. Olur şey mi? Genç kız hem de annesinin yanında Hakan’a bir öpücük daha attı. Onun bu davranışı Hakan’a basacağı yeri şaşırtmaya yetti.
Hakan Konya’da kaldığı sürece her gün en az iki defa Diş Hekimi Aslan Bey’in muayenehanesinin önünden geçti. Leyla onu her görüşünde ona gülümsedi. El sallayıp öpücük attı. Tamamen içine kapanan Hakan deli koyunlara döndü. Onun yere basışının bile değiştiğini endişeyle izleyen Hilmi Usta ve Rukiye Hanım oğullarını alıp doktorlara götürdüler. Fakat doktorlar Hakan’ın hiçbir sağlık sorunu olmadığını, sadece konuşmayı sevmediğini belirttiler.
Hakan teknik liseyi bitirdikten sonra üniversite okumak için İstanbul’a gitti. Dört yıl, tam dört yıl çevresindeki sülün gibi kızların hiçbirine dönüp bakmadı. Sadece ders çalıştı. Bağlama ve ut çalmayı öğrendi. O yanık sesiyle Leyla türküleri, Leyla şarkıları söylemeye başladı. Okulundaki dünyalar güzeli kızın biri ona tutuldu. Onunla arkadaşlık kurmaya uğraştı. Baktı, karşı taraftan hiç ses yok; bir gün okul kantininde karşısına oturarak ona âşık olduğunu söyledi. Hakan genç kızı kibarca reddetti.
Hakan okulu bitirip KPSS’yi kazanarak Burdur’a öğretmen olarak atandı. Burdur’da kafası karışık, gönlü Leyla’yla dolu şekilde iki yıl çalıştı. Daha sonra esnaf çocuğu olmanın avantajını kullanarak babasının tezgâhının başına geçti. Kendini işe verdiği zamanlar Leyla’nın yüzünü hayalinden öteledi. Babasının hayret ettiği tek şey şuydu: Günlük hayatında yürüyen bir heykeli andıran Hakan, müşterileri ikna ve ürün satma konusunda bir dehaya dönüşüyordu. Kendilerine son teknoloji ürünü gelişmiş makinelerle donatılmış çok mükemmel bir atölye kurdu. Şimdi üç kardeş yeni dikilen binaların su, mobilya ve cam işlerini daire karşılığında alıyorlar, servetlerine servet katıyorlardı.
Hakan, Sadık ağabeyinin eşi Nazik’i çok severdi. Nazik, Hakan’ın dayısının kızıydı. Çocukluğundan beri Hakan’ı çok sever, onun için her fedakârlığa katlanır, sırlarını da onunla paylaşırdı. Hatta Sadık’ı ayartmak için ilk mektubu da ona Hakan’la göndermişti.
Bir gün Rukiye Hanım, Nazik’i evine çağırdı.
“Nazik,” dedi. Sen benim hem gelinim hem de yeğenimsin. Çok istememe rağmen Allah bana bir kız çocuğu vermedi. Seni hep kendi kızım olarak sevdim. Şu anda çok acilen yardımına ihtiyacım var yavrum. Bana yardım et.”
Nazik, soru soran gözlerle kayınvalidesinin yüzüne baktı.
“Anneciğim, seni çok endişeli gördüm. Yapabileceğim bir şey varsa emeğimi esirgemeyeceğimi bilirsin. Konu neydi?”
“Konu Hakan kızım… Yirmi sekiz yaşına geldi. Bir türlü evlenmeye ikna edemedik. Elinde sazı, dilinde sözü durmadan gözleri dolu dolu Leyla türküleri söylüyor. Geçen gün gecenim saat üçünde odasının kapısını dinledim. ‘Su Leyla, Leyla’ diye inleyip duruyor. Ben artık onun Leyla isminde bir kıza âşık olduğunu düşünüyorum. Şu oğlanın ağzını ara da Leyla her kim ise gidip dünür olalım. Yoksa yavrum çektiği sevda azabıyla can verecek.”
O akşam Nazik, Hakan’ı yemeğe çağırdı. Hakan’la rahat konuşabilmek için kocası Sadık’ı da annesine gönderdi. Hakan önce çok sevdiği iki yeğeniyle oynadı. Daha sonra kendisi için özel yapılan en sevdiği yemekleri yedi. Tam çaylar verilmişti ki Nazik içini çekti.
“Hakan,” dedi. “Bugün çok efkârlıyım, o yanık sesinle bize bir iki türkü söylesene.”
Hakan yanında getirdiği bağlamayı büyük bir ustalıkla çalarak söylemeye başladı:
“Su Leyla, Leyla! Su Leyla, Leyla!”
Hakan türkü söylemiyordu. Ağlıyordu, inliyordu. Çocukluğundan beri hep “abla” dediği Nazik, Hakan’ı karşısına aldı ve son derece kararlı bir sesle sordu:
“Artık kabak tadı verdin, hemen söyle bana, kim bu Leyla?”
Hakan bocalamaya başladı. Nazik onu azarladı:
“Gözlerime bak! Hakan, gözlerime bak! Ben senin Nazik ablan değil miyim? Hani aramızda sır yoktu? Neden derdini söylemiyorsun?”
Hakan elindeki sazı kanepenin yanına bıraktı. Kafasını yere dikti ve ağlamaya başladı.
“Abla, “ dedi. “Söylemeye utanıyorum.”
“Kardeşim, sen yirmi sekiz yaşında, üniversite mezunu insansın. İşin var, gücün var. Evlenme çağı gelmiş her erkek gibi yuva kurmak hakkın da var. Hadi söyle, kim bu kız? Hemen dünür gideceğiz.”
“Diş hekimi Aslan Üçdal’ın kızı…”
“Peki, hiç görüştünüz mü?”
“Beni gördüğü yerde gülümsüyor. Çoğu zaman evlerinin balkonundan bana el sallayıp öpücük atıyor. Sadece bakışıyoruz. Biliyorum, onun da bende gönlü var. Fakat daha hiç konuşmadık.”
“Ne zaman başladı bu el sallayıp öpücük atmalar?”
“Lisedeyken… Onuncu sınıftaydım…”
“Kardeşim, sen manyak mısın? Bunca zamandır o kızın sevdasını çektin ve bunu o kız dahil hiç kimseye söylemedin, öyle mi?”
“Öyle, abla… “
“Peki, beklemenin hiç anlamı yok. Biz hemen bu akşam o kıza dünür gideceğiz.”
“Siz bilirsiniz abla…”
“Artık şu melankolikliği bırak. Kızın da gönlü sende olduğuna göre en kısa zamanda güzel bir düğün yaparız.”
Hemen o akşam Hilmi Usta, karısı Rukiye, Sadık ve Nazik, Hakan’ı da yanlarına alarak hiç haber filan vermeden Diş Hekimi Aslan- Bedriye Üçdal çiftinin kapısını çaldılar. Kapıyı Aslan Bey açtı. Karşısında hiç tanımadığı beş kişi vardı. Ellerinde de çiçek ve çikolata… Aslan Bey şaşırmış bir şekilde sordu:
“Buyrun, kime bakmıştınız?”
Cevap veren, Hilmi Usta oldu:
“Hekim Bey, Tanrı misafiri… Bizi içeri almayacak mısınız?”
“Buyrun… Buyrun…”
Kapıdan içeri girip salona geçtiler. Doğrusu beşi de çok güzel giyinmişlerdi. Hakan elindeki çikolatayı ve çiçeği Bedriye Hanım’a uzattı. Bedriye Hanım teşekkür ederek kendisine uzatılan çiçeği ve çikolatayı aldı. Misafirler oturduktan sonra gidip oturma odasındaki Leyla’yı getirdi. Onu gören misafirler Hakan’ın neden sevdadan erim erim eridiğini anladılar. Fakat beklemedikleri bir şey oldu. Genç kız hiçbirine hoş geldiniz demeden geçip bir koltuğa oturdu. Leyla gözleri ışıl ışıl bir şekilde herkese gülümsüyordu.
Kısa bir hoş beşten sonra Hilmi Usta hemen konuya girdi.
“Aslan Bey, biz hanım kızımıza oğlumuz Hakan için ‘Allah’ın Emri’ demeye geldik.”
Bedriye Hanım birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Aslan Bey hüzünlü bir sesle Hilmi Usta’ya cevap verdi:
“Keşke biraz araştırıp öyle gelseydiniz.”
Leyla gülümseyerek annesinin ağlayışını seyrediyordu. Aslan Bey’in de gözleri dolup gelmişti. Titreyen bir sesle Hilmi Usta’ya cevap verdi.
“Bizim kızımız zihinsel özürlü, hiç konuşamaz. Kendi ihtiyaçlarını bile çok zor karşılıyor. Büyük ihtimal, kızımız oğlunuza balkonda öpücük atıp el sallamış, oğlunuz da onu yanlış anlamıştır. Leyla dört beş yaşındaki bir çocuğun zekâsına sahip… O, herkese öpücük atıp el sallar. ”
Gelen misafirin beşi de yıldırım çarpmışa dönmüştü. Bedriye Hanım’ı susturmak kolay olmadı. Büyük bir bozgun yaşayan Karaçınar ailesi, iki diş hekimini kendi acılarıyla baş başa bırakarak evlerine döndü.
Hakan Karaçınar uğradığı bu korkunç hayal kırıklığından altı ay sonra ailesinin yoğun baskısı sonucu evlenip çoluk çocuğa karıştı. Şimdilerde bir arkadaş toplantısında filan ondan türkü söylemesi için ısrar ettiklerinde hâlâ “Su Leyla, Leyla, Leyla!” diye inliyor.
Aslan- Bedriye Üçdal çifti ise hâlâ kızları Leyla’nın bahtsızlığına ağlıyor. Hani ne demişler: “Ateş düştüğü yeri yakar.”

Anahtar Kelimeler : Çerkez BOZDAĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Uyan Kırşehir! İlçe Olmuşuz

Uyan Kırşehir! İlçe Olmuşuz

17:00 22 Ağustos 2019
2. Lige 3 Puanla Başladık!

2. Lige 3 Puanla Başladık!

14:44 2 Eylül 2019
Kara Rapor yayınlandı!

Kara Rapor yayınlandı!

17:01 20 Ağustos 2019
Uyan Kırşehir! İlçe Olmuşuz

Uyan Kırşehir! İlçe Olmuşuz

17:00 22 Ağustos 2019
Bayram Gelmiş Neyime!

Bayram Gelmiş Neyime!

17:01 17 Eylül 2019
Deplasmandan 3 puan

Deplasmandan 3 puan

08:04 16 Eylül 2019
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/19%20Eyl%C3%BCl%20Per%C5%9Fembe-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı