29 Ağustos 2018 16:02
-A +A
Emine Baştuğ

Emine Baştuğ

TAARRUZA HAZIR MIYIZ?

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

       Şimdi sizinle bayağı eskiye, tam doksan altı yıl evveline yolculuk edelim diyorum. Bu güne gelene dek geçirmiş olduğumuz tarihteki yolculuğumuzun en şanlısı, kurtuluşumuzun fitilini ateşleyen ve bence en fazla iz bırakan  30 Ağustos 1922 tarihine sizleri götürmek istiyorum. Haydi buyrun.
       30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen yayılmacı , istilacı güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekun verdiği savaşın ve ulusal benliğini  kurtardığı,  Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür. 26 Ağustos 1922’de başlayıp, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır.
       İlerleyen tarihlerde ise hepimizin takvimlere bakıp “30 Ağustos hafta içine mi denk geliyor” bazen de “Hay Allah hafta sonuna denk geliyor gitti bir gün tatilimiz” dediğimiz milli bayramlardan bir tanesiydi aslında…
       İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.
       Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Anlatmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza ne acıdır ki son veriliyordu. Yüzyıllardır özgür yaşadığımız toprakların düşmanlara verilmesi ve bunu da bizim kabul etmemiz imkansız bir şeydi. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkması neticesinde lideriyle kucaklaşan Anadolu Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştı.
       Amasya Genelgesi’nin yayımlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Atatürk 23 Nisan 1920’de TBMM’yi kurdu. Böylece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş olup, hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara olmuştu. TBMM yaptığı görüşmelerde “Misak-ı Milli sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü”nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girdi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra Batı cephesinde yapılan I.  ve II. İnönü Savaşları Yunanlılara büyük darbe vurularak kazanılmıştı.
       Tam burada ben araya girmek istiyorum. Hani bir laf vardır ya, özellikle bizim oralarda çok söylenir; “Yenilen güreşe doymazmış.” İşte eskiden bu yana hep şımarık bir çocuk olan Yunanistan da yenildiği halde güreşe doymamış olacak ki ordusuyla saldırıya geçmişti. İşte bu saldırı üzerine Mustafa Kemal ordularına o meşhur sözünü sarfetmiştir: “ Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” Emrini verdi.
       Türk askeri, büyük bir azim ve fedakarlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. İşte bu yüzdendir ki; Sakarya Meydan Muharebesi son yıllarda unutturulmaya çalışılsa da Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği ilk ve önemli bir savaş olması hasebiyle de tarihteki yerini almıştır.  
      İşte bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “Gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verilmiştir.
       Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustos ayına kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı. İstanbul’daki mühimmat  depolarından silah ve cephane kaçırıldı ve İtilaf Devletleri tarafından kullanılamaz hale getirilen toplar onarıldı. Hatta yeni silahlar bile alınarak, ordumuza taarruz eğitimi bile yaptırılmıştı.
       İşte bütün bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi, 30 Ağustos’ta ise düşman çember içindeydi artık. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’de vardı. Bu savaş Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak adlandırıldı.
       Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasının ardından düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmanlardan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “Dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü bayram yaparak kutluyoruz.
       Yukarıdaki anlatılanlara göre halkın büyük azmi, fedakarlığı, şimdilerde hiç kimsede olmayan ya da unutulmuş olan o büyük vatan aşkı sayesinde kazanılan bu taarruz bayram olmayı sizce hak etmiyor muydu? Ben diyorum ki; bu vatan aşkının yüreklerde yeniden tesis edilmesi için böyle bir savaş durumuna gelinmesi, yurdun işgal edilmesi, özgürlük ve bağımsızlığımızın tehlike altında hatta yok edilmesi mi gereklidir ki, biz de tekrar irkilip, devleşerek bu ülkeyi yeniden her konuda ayaklandırabilelim?!.. Buna kısaca  “Bir musibet bin nasihatten evladır” diyelim mi öyleyse?
       İşte sevgili dostlar; mümkünse o musibet gelmeden bizim toparlanmamız, birlik olmamız, iri olmamız, diri olmamız gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizmek istiyorum. Şimdi gelecek olan musibet o yıllardaki musibete kesinlikle benzemez bunu biliyorsunuzdur umarım… 
       Ha bu arada, ben yazarken ya da anlatırken, bütün bunlar sizlere üfürükten tayyare gibi geliyor değil mi? Ama ben ne diyorum biliyor musunuz? O anı yaşayanların hepsinin hani olmaz ya, artık mucizeler yok biliyorsunuz; Allah tarafından hemen şimdi şu anda bir diriltilseler de o çektiklerini, yokluk içinde yaratılan bu mucizeyi bizlere canlı canlı anlatsalar, acaba aklımız başımıza gelir de bu vatana daha sıkı sarılır mıyız dersiniz? Hatta sonunda “Aman Allah’ım anlatılanlar az bile söylenmiş” der miyiz acaba?
       Keşke bu dediğim olsa da taarruz ya da sözünü ettiğim musibet durumu olmadan şu ülke tekrar dirilip ayaklansa, hani benimki de aslında ham hayal biliyorum hatta “Ölüden medet ummak” belki  ama atalarımız yine bizi böylece bir kez daha  kurtarmış olsalar… Gönül bu ya böyle istiyor na’parsın. Hayallerime de ambargo koyamazlar ya… Hayal varsa umut var demektir. Unutmayalım ki hayal kurmak geleceğin önizlemesidir. Hep derim ben umut var olmalıyız diye…   
       İşte bir milletin, çoluk çocuk, kadın, genç, yaşlı, ordusu ve Ata’sıyla topyekun birleşmesi neticesinde gelen kaçınılmaz  zafer ve onun sonrasındaki  bayramın öyküsünü size anlatmaya çalıştım.
      Şimdi kendimize yönelik kısa bir özeleştiri yaparak satırlarıma son vermek istiyorum.
      Sevgili dostlar bu ülke yoktan var edilerek, adeta küllerinden doğup, başı dik, alnı açık bir vaziyette  tarihte ilk defa tüm dünyaya  “Artık ben de varım” demişti. Bu zorlu savaştan başarıyla çıkmasının ardından artık kendine inanılmaz bir öz güven gelmişti. Bir daha o kötü günlere asla dönmeyecekti.  Özgürlüğün ve bağımsızlığın değerini onu kaybederek, kendi ülkesinde mülteci gibi ezik, boynu bükük yaşayarak acı bir şekilde yeterince öğrenmişti. İşte tekrar bu özgürlüğü ve bağımsızlığını  kazanması için var gücüyle savaş vermesi  tamamen ondandı.
       Üzerimizdeki şu anlamsız rehaveti ve ölü toprağını bir an önce atmalıyız sevgili dostlar. Ata’mız ve silah arkadaşları yaptı ise biz de yaparız. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni hatırlayın isterseniz; “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcut” olduğuna göre (Gerçi etraftaki olanlara bakınca artık buna pek kendim de inanamıyorum ya) tekrar birbirimize kenetlenerek ülkemizdeki her türlü olumsuzluğu yenmemiz içten bile değildir. Yeter ki; biz Atalarımızdan gelen birlik, beraberlik ruhunu tekrar tesis edelim. Bizler de atalarımıza layık olmak için torunları olarak en güçlü bir Türkiye oluşturmak için var gücümüzle çalışalım.
       Zaten Atatürk gençlerden ümidi kesmiş olsaydı, bin bir güçlükle alınan bu ülkeyi gençlere emanet etmezdi. Bizler de onun güvenine layık olmaya çalışarak, gereğini yerine getirip, ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmalıyız.
        Sevgili dostlar, son olarak diyorum ki; doksan altı yıl önce Atalarımızın yaptığı gibi biz de ülkemizi her alanda ayağa kaldırıp, kalkındırarak hatta şahlanıp, taarruza geçmeye var mısınız?
        Barışa,  huzura,  başarıya ülkece hep birlikte inşallah… 
      


Anahtar Kelimeler : Emine BAŞTUĞ ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/18%20Aral%C4%B1k%20%C3%87%C4%B1nar-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı