29 Kasım 2019 14:19
-A +A
Taylan Özgür Köşker

Taylan Özgür Köşker

TARLA SİNCABI

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

 Havaya,  mis gibi toprak, kekik, papatya kokusu yayılmıştı. Tam da onun gezeceği, tozacağı zamandı. Hiç kimse önüne geçemez, durduramazdı. Kış uykusundan uyanalı çok olmuştu. Soğuk kış günlerinde, ayazlı, yağmurlu, karlı gecelerde toprağın altında beklemişti. Kuru otları taşıyıp yaptığı yatak odasında uyumuştu. Üşümemişti, ama hareketsizlikten de sıkılmıştı. Özgürce dolaşmak, gezmek tozmak, bu güzel havanın tadını çıkarmak istiyordu.   Bahar ayları göz açıp kapayıncaya dek bitmiş, Haziran ayı gelmişti. Ama vakit erkendi. Henüz güneş, sıcağını artırmamış, gökyüzü som mavi olmamıştı. Serçeler karınlarını doyurmamış, tok seslerle ötmeye başlamamışlardı. Kapkara bir böcek, otların arasından yuvanın deliğine doğru bir iki adım attı. Bir an girip girmemekte kararsız kaldı. Tam girecekken son anda vazgeçti. Geri döndü, toprağın üzerinde incecik bacaklarıyla yürüyerek akıp gitti.
 Tarla Sincabı, sağına soluna bakındı. Beyaz sürmeli, kara gözleri ışıl ışıldı. Küçük kulakları, kısacık kuyruğuyla dolanmaya başladı.  Bol tüyleri, sonbaharda sararan çınar yaprağı rengindeydi.   Yanını yöresini araştırıyor, gözlerini açıp bakınıyordu. Ne bulabilirse yuvasına götürecekti. Yuvasının önünde yemyeşil otlar bitmişti. Kışı geçirdiği yer, kül renginde bir kayanın altındaydı. Önünde sapsarı çiçekler açmıştı.  Şunun şurasında ne kalmıştı ki? Haziran, Temmuz, Ağustos dedin miydi Eylül ayı gelecekti. Yeniden kış uykusuna yatacak, aylarca başını kaldırmadan uyuyacaktı. Ondan sonra ekim, kasım, aralık, ocak, şubat ve sonra mart. Altı ay sürecekti.  Bu altı ay boyunca yuvasında olacaktı. Zamanının çoğunu yatağında geçirecekti. Vücudunu ısıtırken sıtma nöbetine tutulmuş gibi titreyecekti.  Bu sırada, sık nefes alıp verecek, yüreği hızlı hızlı atacaktı. Sürekli soğuyup ısınmanın ardından bitkin düşecek,  uykuya dalacaktı.  Bu da onun sağlığı açısından gerekliydi. Günlerce ot taşıyarak yaptığı yatak odasında sıcacık, mutlu bir kışı geçirecekti. 
Birkaç tohum, bir iki tane buğday ve yeşil bitki kökü bulmuştu. O an için topladığı yiyeceklerdi bunlar.  Yanaklarının kesesine bunları doldurdu. Doğruca yuvasına gitti. Deliğe girdi. Yine çok hızlı hareket ediyordu. Genellikle su içmiyordu. Taşıdığı tüm besinlerde su vardı zaten. Bunları ufacık bir odaya bıraktı. Besinlerini burada topluyordu. Daha sonra yeniden dışarıya adımını attı. Otların arasında gezinmeye başladı. Birdenbire uçak gibi süzülen bir kızıl şahinin soluğunu duyar gibi oldu. Tehlike vardı. Genellikle ıslık çalar gibi çıkarttığı ses şimdi daha tiz çıkmaya başladı. Arkadaşlarını uyarıyordu.  Şahin, delici gözlerle bakarak çevreyi araştırıyordu.  Tarla Sincabı, arka ayaklarının üzerinde durdu, yanına yöresine şöyle bir baktı. Başını yukarı kaldırdı ve göz göze geldiler. Şahin, aniden aşağıya doğru inmeye başladı. Gittikçe yaklaşıyordu. Tüm arkadaşları kaçışmaya başladı.  O, yel gibi hızla koşarak yuvasına doğru gitti. Tam bu sırada şahin ona doğru pençelerini uzatırken deliğin içine girdi. Şahin, ayaklarını onu yakalayayım derken otlara, toprağa doğru sürtünmüştü. Topraktan toz havalandı.
Şahin´in pençesinden kıl payı kurtulmuş, soluk soluğa kalmıştı. Yüreği tıp tıp atıyordu.  Bir keresinde de yanındaki arkadaşıyla gezinip yiyecek topluyorken ansızın yukarıda bir gölge belirmişti. Kaçışmaya başlamışlardı. Bir kayanın arkasına sığınıp beklemişlerdi. Tehlikenin geçtiğini düşünüp yeniden ovaya çıktılar. Ne yazık ki aynı gölge üzerlerine gelmiş, arkadaşını alıp götürmüştü. Ondan bir daha haber alamamıştı. Her zaman tetikte olması gerekiyordu. Tilki, sansar, gelincik, kirpi, kedi, köpek, çakal, baykuş hatta leylek bile onu görürse saldırıyordu. Karga, kartal, atmaca, kerkenez, puhu, kuzgun, yılan da onun can düşmanıydı. Hatta ince kanatları ve uzun kuyruklarıyla yırtıcı kuşların en zarifi doğan bile ona düşmandı. Ve bunlara karşı yapacağı tek şey vardı. O da kaçmak, sadece kaçmaktı. Elinden başka hiçbir şey gelmiyordu. Onun için çok hızlı olması gerekirdi.   Şahin, yuvasını izliyordu. Onun çıkmasını bekliyordu. Ne yapacaktı? Yuvasının içindeki tünel boyunca gezinmeye başladı. Kış da değildi ki uykuya yatsın.
 
 Yerinde duramıyordu. Kıpır kıpırdı. Sabırla bekledi. Epey bir zaman sonra yeniden kafasını deliğinden dışarı çıkardı. Havayı, toprağı kokladı. Aynı anda gölge yine süzülerek indi. Yuvaya doğru yaklaştı. Hızlıca deliğine girmeseydi yakalanacaktı. Son anda kendini içeri atmıştı.  Aşağıda, toprak altındaki upuzun tünellerde ilerlemeye başladı. Bir oraya bir buraya gidiyor, çıkıyordu. Şahinden kurtulmanın bir yolunu bulmalıydı. O yüzden oradan uzaklaşmak için her yolu deniyordu. Birçok yere girdi, çıktı. Yuvasından iyice uzaklaşmıştı. Bunu hissedebiliyordu. Dik bir koridoru tırmandıktan sonra bir yerden kafasını çıkardı. Yukarıya baktı. Ama o da neydi. Yukarıda sıkışıp kalmıştı. Kafasını oynatabiliyordu, ama ayaklarını çıkaramıyordu. Arka ayakları aşağıda, başı, gövdesi ve ön ayakları yukarıda kalmıştı.  Yolun ortasındaydı, hiçbir yere kıpırdayamıyordu. Ne yola çıkabiliyor ne aşağıya inebiliyordu. Yakınlarda bir göl vardı. Dağlar arasındaydı. Kocaman, masmaviydi. Çok derin bir göldü. Suyu dupduruydu. Kışın kar yağdığında gölün yüzü kalın buzlarla kaplanırdı. Doğa meraklıları için birebirdi. Kış, yaz nefis bir manzarası olurdu. Doğa güzellemesi gibiydi. Bu göldeki büyük adalardan birinden uzun bir yol geçiyordu. Bir genç çift, çok uzaklardan gelmişti. Göle yakın bir yerde konaklamıştı. Günlerce gölün tadını çıkarmış, incelemiş, gözlemişlerdi. Bol bol fotoğraf çekmişlerdi. Çok eğlendikleri bir gezi olmuştu. Artık dönme zamanı gelmişti. Hazırlıklarını yaptılar, bütün eşyalarını birer birer topladılar. Sonra seyrine doyamadıkları eşsiz manzaraya elveda deyip yola çıktılar. Araba upuzun toprak yolda ilerliyordu. Kadın, çevreyi,  doğayı, merakla izliyordu. Hiçbir ayrıntıyı,  manzarayı kaçırmak istemiyordu. Yemyeşil çayırlar, dağlar, göller? Epeyce yol almışlardı. Güneş, arabanın içine dolmuştu. Güneş de onlar da gülümsüyordu.
 Genç kadın kaşlarını çattı, yola doğru baktı,
Biraz yavaşla dedi.
Arabayı kullanan genç adam,
Ne oldu diye sordu.
Yolun ortasında bir canlı var, kıpırdıyor.
Genç adam, arabayı durdurdu. Evet,  o da görmüştü. Genç kadın arabadan indi.
  Tarla Sincabı da, bir arabanın sesinin geldiğini duymuştu. Ses, gittikçe yaklaşıyordu. Sonra araba yavaşlamaya başladı.  Gelen araba yolun ortasında durdu. Arabadan inen iki insan ona doğru yürümeye başladı. Hiçbir yere kıpırdayamıyordu. Çırpınıp duruyordu.
Genç kadın,
Baksana ya bir tarla sincabı, yolun ortasında sıkışıp kalmış. dedi.
İkisi de eğilip baktılar. Hayvancığı ürkütmemeye çalışarak incelediler.  Bir süre onu nasıl çıkarabileceklerini tartışmaya başladılar. Sonra genç adam arabaya doğru gitti. Arabanın bagajını açtı. Oradan mavi renkte bir bez aldı. Genç kadın adamın elinden bezi aldı, sincabı bezle sardı. Tarla Sincabı, hala çırpınıyordu. Sonra bezi açtı, sincabı bıraktı. Çıkar çıkmaz yolun yanındaki tarlaya doğru koşmaya başladı. Giderek tarlanın arasında kayboldu.
 Bu arada genç adam cep telefonuyla sincabın bezle çıkarılışını kameraya aldı. Birlikte gülümseyerek seyrettiler. Sonra yeniden yollarına devam ettiler.
 
Sincap, tarlaların, otların arasından geçti. Birdenbire kocaman gölü gördü. Yine ayağa dikildi. Hayranlıkla bu büyük su kütlesine baktı. Kapkara gözleri balkıdı. Sonra toprakta bir delik açıp içine girdi. Göl, yüzüne vuran güneş ışığıyla yakamozlanıyordu.
Deliğinde biraz dinlenmesi gerekiyordu. Çok yorulmuştu. Biraz durdu, soluğunu topladıktan sonra yeniden kafasını çıkardı. Dışarıyı kokladı. Ortam güvenliydi. Herhangi bir tehlike yoktu. Sağına soluna bakındı. Çevredeki kuru otlardan birazını topladı. Yeni yuvasına götürdü. Yatacağı odaya yığmaya başladı. Yatak odası hazırdı. Şimdi karnını doyurması gerekiyordu. Çok acıkmıştı. Upuzun koridorlardan geçti. Deliğinden kafasını çıkardı, dışarı çıktı. Her yan otlarla, çiçeklerle kaplıydı. Fındık bahçesi vardı ileride. Buradaki fındıklardan birkaç tane topladı. Bunları yuvasına taşıdı. Tıkanırcasına yemeye başladı. Karnını bir güzel doyurdu. Artık dinlenme zamanıydı. Karanlık çökmeye başlamıştı. Akşam, sessiz, sakindi. Cırcır böcekleri ötüyordu. Yukarıda, gökyüzünde yarım ay vardı, bembeyazdı, parlıyordu. Tarlalardan motor sesleri geliyordu. Ertesi gün, uzaklardan uzun uzun horoz ötüşleri gelmeye başladı. Şöyle bir gerindi. Yeni bir günü, toprağı yeniden kokladı. Tam bu sırada su sesi gelmeye başladı. Islanmış toprak kokusunu da hissediyordu. Neler oluyordu acaba? Yağmur mu yağıyordu? Yaz günü yağan bu yağmur da nesiydi. Ama yağmur bu kadar hızlıca yuvasına dolamazdı. Bu işin içinde bir iş vardı. Neler olduğunu anlamak için beklese miydi acaba?
Yukarıdan sesler geliyordu. Birisi "Hadi biraz daha su dök,  biraz daha doldur." diyordu. Çocuk sesleriydi bunlar. Bağrışıyorlar, coşuyorlardı.
Tarla Sincabı, zor durumdaydı. Onu, yuvasından çıkarmak istiyorlardı. Belli ki çok eğleniyorlardı. Ara sıra gülüşmeleri geliyordu. Gürültüleri artmaya başlamıştı.  Bu arada besin odası suyla dolup taşmaya başlamıştı. Getirdiği fındıklar, otlar su içinde yüzüyordu. Su, gittikçe artıyordu. Yatak odasına doğru ilerliyordu. Hemen kaçmaya başladı. Eğer koridordaki kanallardan ilerleyip kendine yer açmasaydı, boğulacaktı. Biraz ilerleyip zar zor da olsa bir delik açmayı başardı. Kafasını çıkarıp baktı. Dört tane erkek bir de kız çocuğu vardı. Çeşmeden su taşıyorlardı. Döküp sonra yeniden getiriyorlardı. Kaçmak zorundaydı. Yeniden aşağı inerse bu sefer kesin boğulurdu. Ama ya kaçamazsa? Peşine düşerlerse... Yakalarlarsa ne yapacaktı? Oyuncak ederlerdi onu. Bir canı olduğunu düşünmezlerdi. Bu insanoğlu neden böyleydi? Kendi evlerini su bassa ne yaparlardı? Su baskını olduğunda can kaygısına düşmüyorlar mıydı? Ne istiyorlardı ondan? Anlamıyordu. Ama fazla düşünmeye zamanı yoktu. Vücudunun yarısı ıslanmıştı. Ve su hızla yükseliyordu.  Hemen karar vermek zorundaydı. İki arada bir derede kalmıştı. Deliğinden çıkıp hızla kaçmaya başladı. Islanmış tüyleri, ayakları bu kez toprağa değer değmez çamur olmuştu. Çamurlu ayakları koşmasını engelliyordu. Kaçamıyordu, zorlanıyordu.
İçlerinden birisi gördü onu.
"Bakın, bakın kaçıyor, koşun, yakalayalım." dedi.
Hep birlikte koşmaya başladılar. Onlar hızlanınca o da hızlandı. Gittikçe yaklaşıyorlardı. Soluklarını hissediyordu. Gülüşmeleri, bağırış çağırışları daha yakından duyuluyordu. Nasıl kurtulacaktı? Hayatı boyunca böyle kaçacak mıydı? Keşke kuş olsaydı. Uçabilseydi. Gökyüzüne yükselip özgürce süzülseydi. Kesinlikle orada da rahat bırakmazlardı. Hızla koşarken bunları düşündü. Her şeyi hızla yapmak zorundaydı. Düşünmek de öyleydi. Hızlı düşünmeliydi. Hızlı düşünüp karar vermeliydi. Keşke kış uykusunda olsaydı. Yuvasında, otlardan yaptığı odasında uyusaydı. Orası güvenliydi, huzurluydu. Rahatsız edeni olmazdı. Havalar soğuk olduğu için insanlar evlerinden pek çıkmıyordu. Onlar da ısınma, barınma derdine düşüyorlardı. Birden önünde asfalt bir yol belirdi. Bir an durakladı. Soluk soluğa kalmıştı. Karnı bir geliyor bir gidiyordu. Soluğunu toplayana dek bekledi. Çocuklar yaklaşıyorlardı. Yoldan bir araba hızla geçti.  Ardından yola çıktı. Çok hızlıydı. Ancak bu kez yaklaşan bir arabayı son anda gördü. İyice yaklaşmıştı araba.  Kapkara tekerleklerinin altında kalmak üzereydi.
Demek ki buraya kadardı. Yaşadığı günler bitmek üzereydi. İlk arabayı atlatmıştı, görmüştü. Ama bu ikinci arabayı beklemiyordu. Bu kez yanılmıştı. Kurtulması olanaksızdı. Arabaya, tekerleklere bakakaldı. Artık kış uykusu yoktu. Otlar, fındık, çiçekler, ağız tatları yoktu. Yemyeşil kırlarda dolaşmak, güneşlenmek, toprağı koklamak, mis gibi havayı içine çekmek yoktu. Buraya kadardı. Yağmurdan kaçayım derken doluya tutulmuştu. O bunları düşünürken aniden ince ve keskin bir fren sesi duydu. Araba, yolun ortasında durmuştu. İnanamıyordu, ama ezilmekten kurtulmuştu. Yaşıyordu. Ah şu insanoğlu. Birileri onu sıkıştığı yuvasından çıkarıyor, birileri kurtarıyordu. Birileri onun yuvasını suyla dolduruyordu, birileri de o ezilmesin diye yolun ortasında frene basıyordu. İnsanlar iyi miydi kötü müydü? Güzel miydi çirkin miydi karar veremiyordu. Kimisi onu kurtarıyor,  kimisi de boğuyordu? Araba durur durmaz kendine geldi. Soluğunu topladı. Hızla karşıya geçti. Koşarak başka bir tarlaya daldı. Burası kocaman bir ayçiçeği tarlasıydı. Her bir yan sarıya bürünmüştü. Ayçiçeği tarlasında gezindi. Karnını doyurdu. Sonra bu kocaman sarıçiçekli tarlayı ardında bıraktı. Uçsuz bucaksız bir düzlüğe vardı. Her yan kekik, papatya kokuyordu. Yeryüzü kocamandı. Değişik topraklara, ırmaklara, göllere, dağlara doğru yürümeye başladı. Yeni günler, geceler, kışlar, yazlar, tarlalar, ovalar onu bekliyordu.
 

Anahtar Kelimeler : Taylan ÖZGÜR KÖŞKER ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Gözün Aydın Kırşehir!

Gözün Aydın Kırşehir!

17:00 27 Kasım 2019
10 Parmağında 10 Marifet!

10 Parmağında 10 Marifet!

14:36 2 Aralık 2019
"Çine" zulayı patlattı!

"Çine" zulayı patlattı!

14:09 21 Kasım 2019
Her yanın hüzün SEYFE!

Her yanın hüzün SEYFE!

12:01 17 Kasım 2019
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/07%20ARALIK%20CUMARTES%C4%B0%20-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı