29 Ağustos 2018 16:00
-A +A
Numan Kurt

Numan Kurt

ZAFER HAFTASI

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı

            Bu yazıyı beş yıldan fazla bir süre önce yazmışım. 26-30 Ağustos 1922 arası, bu güzel vatanı işgal edenlere son darbenin vurulduğu, "Ya hep ya hiç!" savaşı olan Büyük Taarruz'dan zaferle çıktığımız haftadır. "Zafer Haftası" olarak kutlanır. İşte bu Zafer Haftası" nedeniyle ben de bu yazımı Kırşehir Çınar Gazetesi okurları ile de paylaşmak istedim.
         Mustafa Kemal Atatürk'e düşman olanlar, tarihi saptırmaya çalışanlar bu ölüm kalım savaşının nasıl kazanıldığını gerçek tarihçilerden okusunlar. Nasıl bir yok oluştan kurtulup bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne kavuştuğumuzu anlasınlar.
         "Keşke Yunan kazansaydı." diyen fesli yobazların müritlerine defalarca anlatsanız onlar saplantılarından vazgeçmezler.
         Benim yazdıklarım 30 Ağustos Zafer Bayramı'ndan çok Mustafa Kemal Atatürk'le ilgilidir.
SİZLER YAŞADIKÇA
         Mitinglerde kullanılan otobüsün üstüne çıkmış Faruk Demir. "Sarı saçlım, mavi gözlüm/ Nerdesin nerde" diye söylerken her zamanki gibi duygulanıyorum, hıçkırıklar boğazımda düğümleniyor. Bir de ne göreyim, hemen sağ tarafımda yaşları orta yaşın biraz üstünde iki kişi. İkisi de sarı saçlı, mavi gözlü. Ellerinde bayraklar, başlarında "ATATÜRK, CUMHURİYET" yazan kırmızı şeritler. Mahzuni'nin o güzel türküsünün verdiği duygu seli, bu iki insanı görünce daha da artıyor bende. "Keşke gençler de böyle duyarlı olsalar, nerde...Gençlerin büyük çoğunluğu 1980'lerden sonra kendilerine öğretilen "rahat yaşam için köşe dönme'ciliğin peşinde. Bir de tarikatların, çeşitli dinsel akımların örümcek ağında. Böyle "Atatürk'e, Cumhuriyet'e sahip çıkma" amacıyla yapılan mitinglere katılanların çoğu da bu yüzden olsa gerek bizim gibi "kır saçlı"lar.
Kendimi tutamadım. O iki aydınlık yüzlü insanın yanına doğru yaklaştım. Müziğin, kalabalığın gürültüsünden konuşulanlar, çok bağırmayınca duyulmuyordu. Bana daha yakın olan hanımefendiye:
-Merhaba! Ben, emekli öğretmenim. Değişik konularda çeşitli edebiyat sitelerine yazılar da yazıyorum. İzniniz olursa fotoğrafınızı çekmek istiyorum. İnternetteki paylaşım sitelerinde yayımlayıp altına da bir yazı yazacağım. Bu yaşta, gençlerde olmayan heyecanınız beni etkiledi, dedim.
İlk defa gördüğünüz, tanımadığınız kişiler, böyle bir durumda biraz çekinceli olurlar değil mi? Oysa güzel ülkemin, Atatürk'ün izinde, Cumhuriyet'in değerleriyle bu günlere gelen ülkemin bu iki güzel insanı dostlukla baktılar bana. "İşte cumhuriyet kadını böyle olmalı!" diye düşündüğüm hanımefendi:
-Hay hay! Çekebilirsiniz, hiçbir sakıncası yok, dedi.
-Teşekkür ederim, diyerek o kalabalığın arasından fotoğraflarını çektim.
Ben, her konuda sokağa çıkıp eylem yapmış olmak için bağıran çağıranlardan değilim. Zaten meydanlara toplanıp davul zurna eşliğinde iki halay çekmek de eylem olarak kimseyi etkilemiyor. Yapılan bir eylem hangi konuda olursa olsun ses getirmeli. Bazen öğretmen meslektaşlarımız eyleme gidiyorlar. En doğal hakları. Genellikle nasıl oluyor bu eylem? O gün hasta sevk kağıdı alınıyor, herhangi bir ceza gelmesin diye. Sonra herhangi bir meydanda toplanılıyor. Dediğim gibi "Alanlara çıktık." açıklamalarıyla bir iki konuşma ve halayla eylem bitiyor. Oysa sayısal olarak öğretmenlerin çoğunluğu diyelim ki üç beş gün "derse girmeme eylemi" yapabilse bu çok daha etkileyici olur.
Mitinglerin konusu "Atatürk" veya "Cumhuriyet" olunca katılıyorum. Büyük bir "Kurtuluş Savaşı" verilerek kazanılan Cumhuriyet değerlerinin ve bunu başaran, bence dünyadaki en büyük önder Atatürk'ün, yıpratılmaya, unutturulmaya çalışılmasına dayanamıyorum.
O iki aydınlık yüzlü insanın fotoğraflarının altına yazdığım bu yazıda uzun uzun Cumhuriyet ve Atatürk nutukları atacak değilim. Yine de birkaç satır yazmak istiyorum.
Yüksek okula gidinceye kadar o bayramlarda okunan şiirlerdeki "büyük asker, kurtarıcı Atatürk'ten ötesini bilmezken yüksek okul yıllarında bize okutulan "Cumhuriyet Tarihi" adlı ders kitabında Atatürk'ü tanımaya başladım. Sonra okuduklarımla da o büyük insanın kahramanlıktan, kurtarıcılıktan öte iki yönü beni çok etkiledi: Bilime dayalı akılcılık ve çağdaşlık. Bugün bile bin bir türlü hurafeyle hayata, günlük yaşama yön vermeye çalışanlar giderek çoğalırken seksen doksan yıl önce "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir." sözünü söylemesi ve Türkiye'nin yönünü yaptığı devrimlerle Batı'nın bilimine, çağdaşlığına çevirmesi, benim Atatürk sevgimin temelini oluşturur. "Muasır (çağdaş) medeniyetler seviyesine ulaşma"yı da bir hedef olarak göstermesi onun ayrı bir üstün yönüdür.
Bilimin yol göstericiliğine ulaşmak, yönümüzü çağdaş uygarlıklara çevirebilmek için de insan onuruna yakışır, insanın değer kazandığı bir yönetim biçiminin olması gerekir. Bu da devlet yönetiminde egemenliğin halkın gücüne dayandığı yönetim biçimi olan Cumhuriyet'tir. Cumhuriyet yönetiminde halk gücünü "seçim"le gösterir. Sağlıklı, iyinin, iyi yönetecek kişilerin seçimi için de o ülke halkında eğitim düzeyinin, demokrasi anlayışının gelişmiş olması "halk iradesi"ni tam olarak ortaya koyar.
Teokratik yönetim anlayışıyla yönetilen ve çöken bir imparatorluktan sonra bir toplumun yönünü bilime ve çağdaşlığa döndürebilmek hiç de kolay değildir. O anlayışın kalıntıları her devirde pusuda beklemişler, Atatürk'ün Cumhuriyet'le getirdiği yeniliklere bir türlü alışamamışlardır. Bugün de doksan yıllık hınçlarını bu iki değeri yozlaştırarak, yok ederek almaya çalışıyorlar. Bu ülkede "ulus" kavramı yerine "ümmet" kavramı yeniden yerleştirilmeye çelişiliyor. Otuz yıl bu ülkenin başına bela olan, idamdan kurtulup ömür boyu hapis yatacak olan, "teröristbaşı" dediğimiz birini, sanki karşımızdaki bir devletin başkanıymış gibi muhatap alıp onunla görüşmek, bizim onurumuza dokunuyor. Kavramlar öyle allak bullak edildi ki "Türk'üm, Atatürkçüyüm" demek neredeyse suç oldu.
Dünyada bağımsız yaşayan her ulusun ona bu bağımsızlığı sağlayan değerleri vardır. İnsanlar elbette ki değişik düşünceleri savunabilirler. Ama değişik düşünceleri savunuyoruz diye de o ulusu bir arada tutan "ortak değerler"i yıkmaya çalışmak gerekmez.
Bu konularda duygusallığın etkisiyle de olsa sayfalarca yazabilirim. Kim ne iddia ederse etsin Cumhuriyet'in kuruluşundan beri kimsenin inancına dokunulmadı bu ülkede. Cumhuriyet, Atatürk aşığı o iki insanın, Leman Sunar ve adını bilmediğim saygıdeğer eşinin o yaşta, polis gazıyla gözyaşı dökerek, ellerinde bayraklarla o meydanda Atatürk ve Cumhuriyet sevgilerini haykırmaları, fotoğraftaki aydınlık yüzleri bana bu yazıyı yazdırdı. Yazımı, güzel Türkçemizi "Türkçem, benim ses bayrağım!" diye anlatan dilimin büyük ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "TÜRK OLMAK" adlı şiirinden bir bölümle bitiriyorum:
"Yok hele, oğul kız, yok hele
Yüreğimizde karanlık, alnımızda kir
Bize yönelen isterse yeryüzü olsun
İsterse gökyüzü
Türk olmak, karşı koymak demektir
İçine, çiçeklerin, yıldızların, ulusların
İçine gir
Geceden gündüze, eskiden yeniye yürü sen
Yürü sen
Türk olmak yaşamak demektir".


Anahtar Kelimeler : Numan KURT ,
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Dikkat Çekenler
Yazarlar
Anket

Duyurular
Linkler
Arşiv
Günlük Gazeteler
Oku
Ziyaretçi Defteri
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
E-Gazete
/Resimler/Editor/images/12%20ARALIK%20%C3%87AR%C5%9EAMBA-1.jpg
Facebook Twitter
2014 Kırşehir Haber 365 - tüm hakları saklıdırHaber Scripti Haber Yazılımı